Hagayret.Net Forum Ana Sayfa » Dini Bilgiler

Sayfa 1 

kur'an metodunun tabiatı



Yeni başlık gönder  Başlığa cevap gönder
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
tubik
Moderator
Moderator



   Kayıt: 30 Mar 2007
   Üye No: 643
   Mesajlar: 11603
   G. Mesaj Sayısı: 17.82
   Konum: Kocaeli
   Meslek: Fotoğrafçılık
   
Tarih: 24/Şubat/2008 Pzr, 5:35
MesajMesaj konusu : kur'an metodunun tabiatı

Alıntıyla Cevap Gönder


YOLDAKİ İŞARETLER // PROF. SEYYİD KUTUB

KUR'AN METODUNUN TABİATI


Allah'ın Resulüne tam onüç bu kadar yıl boyunca inmeye devam ederek tek bir dâvadan bahsetti Kuran-ı Azim. Evet değişmeyen tek bir dâvadan... Dâva değişmez ama sunuş tarzı ve metodu değişebilir... Zira Kur'an-ı Mübinin üslûbu her sunuşta yeni bir tarzda ve onu işiten sanki ilk defa onunla karşılaşıyormuş gibi oluyor...

Gerçekten Kur'an-ı Kerîm Mekke dönemi boyunca en esaslı ve en başta gelen büyük bir dâvayı hallediyordu. Ulûhiyet ve Ubûdiyette beliren ve ikisi arasındaki alâkalarda tezahür eden, başlıbaşına bir kaide olarak «itikâd dâvası» halinde ortaya çıkan bu dinin yeni bir meselesini hallediyordu.

Kur'an bu dâva ile insana hitab ediyordu... Evet insana, sırf «insan» olması münasebeti ile hitabediyordu... Ve bu sahada gerek o günkü Arap insanı olsun, gerekse her zamanki insan olsun hiçbir fark yoktur. Nitekim Arap insanı ile diğer bütün. İnsanlar arasında da bir ayrılık bahis mevzuu değildir. Her zaman ve herkes için durum aynıdır.


Bu «dâva» insanlığın «dâva» sıdır. Ve hiçbir zaman da değişmez. Zira insanın bu kâinat içinde var olması ve akıbetinin ne olacağı ile alâkalı bir dâvadır. İnsanın kâinat ve canlılarla münasebeti ile ilgili bir dâvadır. İnsanın, kâinatın yaratıcısı ve bu canlıların var edicisi ile olan münasebetleri ile ilgili bir dâvadır. Bu dâva asla değişmez, çünkü varlığın ve insanın bizzat kendisinin davasıdır.

Mekke'de nazil olan bu. Kur'an insana varlığının sırrını ve insanın çevresindeki kâinatın niçin meydana geldiğini açıklıyordu. Ve insana şöyle hitab ediyordu: Kâinat nedir? Nereden meydana gelmiştir? En sonunda nereye varacaktır? Onu meçhullerin bürüdüğü yokluk ummanından kim vücuda getirmiştir? Varacağı akıbet nedir? Sonra ne olacaktır orada? Ayrıca insana «hissettiği ve gördüğü varlıkların ne olduğunu hissettiği şeylerin ötesini kaplıyan ve görünmeyen gaybın ne olduğunu söylüyordu. Sırlarla dolup taşan bu mevcudatı yoktan vâr eden kimdir? Kim idare ediyor onu? Kâinattaki bunca değişiklikleri kim yönetiyor? Kendi görüşüne göre bütün bunları kim yürütüyor? Ve yine insana bu kâinatı yaratanı ile nasıl muamele edeceğini, kâinatla nasıl alâka kurabileceğini, kulların, kulları yaratan Allah'a karşı nasıl hareket edeceklerinden bahsediyordu...»

Ve bu dâva, insan varlığının üzerine kaim olduğu en büyük dâva idi, İlelebed de insan varlığının üzerine kaim olduğu en büyük dâva olarak sürüp gidecektir...

Onüç bu kadar yıl tamamen bu büyük dâvanın yerleştirilmesi için geçmişti. Evet insan hayatında ondan öte teferruattan başka hiç bir şeyin bulunmadığı bu ulu dâvayı yerleştirmek için...

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan Kur'an âyetleri, içtimaî hayatı tanzim hususunda teferruata müteallik şeylerden başka bu önemli dâvayı asacak hiç bir hususiyet zikretmiyordu. Nihayet Allah'û Teâlâ yeteri kadar bu hususun açıklanmış olduğunu bildirdi. Böylece insanoğulları arasından seçilmiş bir kitlenin gönlünde bu dâva tam ve mükemmel olarak yer etmişti. Ve Allah bu dinin o esaslara ikâme edilmesini takdir etmişti. Bu gurubun vazifesi de bu ilâhî dinin muhtevası içerisinde ortaya çıkan pratik bir nizam kurmaktı...

* * *

Allah'ın dinini ve bu dinin. pratik, hayatta varoluşunu temsil eden, Allah nizamını ikâme etmek isteyen dâva erlerinin bu çok önemli husus karşısında uzun müddet durup düşünmeleri gerekir... Evet Kur'an-ı Mübîn'in tam onüç yıl boyunca Mekke-i Mükerreme de yukarıda zikri geçen itîkadî hususu yerleştirmek için sarfettiği gayret karşısında iyice düşünmelidirler... Sırf bu husus üzerinde çaba sarf edip de, islâm nizamının üzerine kaim olduğu ve islâm cemaatının hükmüne boyun eğdiği prensiplerin üzerine bina edildiği diğer hususlar üzerinde niçin durmadığını iyice kavramaları gerekir...

Hikmeti ilâhî dâvasının risaletîn gelmeye başladığı ilk günden beri en önemli dâvayı teşkil etmesi gerektiğini irade buyurdu. Resûlüllah (S.A.V.) in bu dâva yolunda ilerlerken ilk adımlarını insanları «Allah'tan başka ilâh bulunmadığına şehadet etmeye» davet ederek atmasını ve insanlara Hak olan Rablarını tanıtarak, ondan başkasına İbadet etmemelerini temin ederek dâvasını yürütmesini irade buyurmuştu.

Ve bu metod -açık görünüşü, ve insanın perdelerle örtülü aklî görüşü itibarı ile- Arapların kalbine girmek için gerekli olan yolların en kolayı değildi. Araplar kendi dillerinde «ilâh» kelimesinin ne demek olduğunu, Lâilâhe illâllah'ın hangi mânaya geldiğini biliyorlardı. Ulûhiyet makamı ile ulvî hâkimiyetin kasdedildiğinin farkında idiler... Ayrıca ulûhiyetin birliği ve sadece Allah'ü Teâlâ'ya mahsus olduğu hususunun, esas mânasının, kâhinlerin, kabile şeyhlerinin; emirlerin ve idarecilerin elinde bulunan sultayı çekip alıp, hepsini de Allah'ü Teâlâ'ya vermek olduğunu çok iyi biliyorlardı... Evet kâlblere hâkimiyeti, duygu ve düşünceye hâkimiyeti, pratik hayata hâkimiyeti... Malın hâkimiyetini, idarenin hâkimiyetini, ruhlara ve bedenlere hâkimiyeti... Onlar, (lâîlâhe illallah) cümlesinin, yer yüzündeki her türlü hâkimiyet ve sultalara isyan mânasına geldiğini, ulûhiyetin hususiyetlerini gasbedenlere karşı çıkmak demek olduğunu, bu nevi gasb esasları üzerine kaim olan idare tarzlarına karşı baş kaldırmak mânasına geldiğini, Allah'ın müsaadesi dışında sırf kendi yanlarından koydukları nizamlara ve prensiplere göre yürütülen sulta ve hâkimiyetlere karşı gelmek mânasına olduğunu çok iyi bitiyorlardı... Araplar, islâm dâvasının kendi durumlarına, riyaset ve saltanatlarına karşı ne gayeler güttüğünden de habersiz değildiler. Zira onlar kendi dillerini gayet iyi biliyorlardı ve (lâilâhe illâllah) dâvasının hakiki mânasını çok iyi kavrıyorlardı... İşte bunun için islâm dâvasını, yahut ta bu inkılâb hareketini o derece şiddetli bir şekilde karşıladılar. Herkesin bildiği o korkunç harblerle karşı koymak istediler...

İslâm dâvasına başlangıç noktası olarak neden burası seçilmişti? Hikmeti ilâhi niçin bu derece dikkat ile buradan işe başlamayı irade buyurmuştu? Resûlullah (S.A.V.) bu dîn ile birlikte gönderildiği sıralarda Arap memleketlerinin imkânları {gerek en fakiri, gerekse en zengini, Arapların kendi ellerinde değildi. Hepsine de Arap olmayan başka cinsten insanlar hâkimdi.


Kuzey kısımda Şam tarafları tamamen Roma'lıların elindeydi. Onlara Roma'lılar tarafından seçilmiş olan Arap emirleri hâkim idiler. Güney kısımlarda kalan Yemen toprakları bütünüyle İran'lıların hâkimiyetinde idi. İran'lılar tarafından seçilen idareciler yönetiyordu orayı... Arapların elinde sadece Hicaz ve Necid bölgeleri ile bunların etrafında yer alan verimsiz sahralar ve şuraya buraya serpilmiş olan kurak vahalar bulunuyordu.

Hazreti Muhammed (S.A.V.) doğru sözlü ve güvenilir bir kişi olarak, daha önce Hacer-i Esved'in yerleştirilmesi sırasında Kureyş eşrafı tarafından hakem seçilmiş ve on beş yıl müddetle hükmüne rıza gösterilmiş bir kişi olarak... Kureyş kabilesinin en yüce soyu olan Haşim sülâlesine mensup bir kişi olarak... Evet bütün bu vasıflara sahip bir kişi olarak Hazreti Peygamber; intikam duygularının kasıp kavurduğu, çatışma ve münakaşaların parçalayıp yok ettiği Arap kabilelerinin arasını birleştirmeyi hedef alarak Arap Kavmiyetine dayalı bir isyanı veya ihtilâli yürütebilirdi. Sömürgeci imparatorluklar tarafından gasbedilmiş arazilerini kurtarmak için kendi dâvasına kavmiyetçi bir yön verebilirdi, güzeyde Roma'lılara güneyde İran'lılara karşı ayaklanarak Arap sancağını ve Araplık duygularını yükseltmeye çalışabilir ve böylece yarımadanın her tarafında kuvvetli bîr birlik kurabilirdi...

Resûlullah (S.A.V.), onûc şu kadar sene yarım adadaki sulta sahiplerinin arzularının hilâfına hareket ederek yorulacağına, bir gününü böyle bir dâva için sarfetmiş olsaydı hiç şüphesiz bütün Araplar davetine koşacaklardı...

Denilebilir ki, Hazreti Peygamber o şekilde hareket ederek, bütün Araplar kendisinin davetine koştuktan sonra, kendisini başkanlığa seçip bütün sultayı eline geçirdikten sonra, şeref tacı başının üzerinde olduğu halde... Bütün bu yetkilerini gönderilişinin esas gayesi olan tevhid akidesini yerleştirmek için kullanabilirdi. İnsanları önce kendisine kul eder, sonra da Rabbi Zülcelâl'in sultasına kulluk ettirebilirdi!

Fakat Allah'ü Teâlâ yüce Resulünü asla böyle bir yöne tevcih etmiyor. Hak Teâlâ yüce Resulüne «Allah'tan başka ilâh yoktur» diye haykırmasını ve bunca meşeakkatlara sebep olan fakirliği tercih etmesini bildiriyor ve emrediyor.

Niçin bunlar? Allah -hâşâ- Peygamberini ve beraberinde ona tabi olan mü'minleri yormak istemez... Allah'ü Teâlâ bütün bunları, sadece bundan başka hiç bir yol olmadığını bildiği için yapıyordu... Maksat yeryüzünü Roma'lı veya İran'lı putun elinden kurtarıp... Bir Arap putunun eline teslim etmek değildir... Put her yerde puttur!... Her çeşidi ile puttur... Yeryüzü Allah'ın mülküdür. Ve sadece Allah için olması gerekir. «Allah'tan başka ilâh yoktur» sancağı yeryüzünün üzerine çekilmeden yeryüzünün sırf Allah için olması imkânsızdır... Çıkar yol yeryüzünde insanları İran'lı veya Roma'lı putun hâkimiyetinden kurtarıp, hürriyetine kavuştuktan sonra Arap putunun eline vermek değildir... Put her yerde ve her çeşidi ile puttur... İnsanlar sadece Allah'ın kullandır. Ve «Allah'tan başka ilâh yoktur» sancağı yükselmeden de Allah'tan başkasına kul olmaktan kurtulamıyacaklardır... Kendi dilinin inceliklerine iyice vakıf olan Arapların «Allah'tan başka ilâh yoktur» cümlesinden anladıkları gibi... Allah'tan başkasının hâkimiyeti yoktur. Allah'tan başka kimse şeriat vazedemez... Allah'tan başka kimsenin kimse üzerinde saltanatı yoktur... Bütün sulta Allah'ındır... diye anlayarak...

İslâmın istediği cinsiyet, akideye bağlı cinsiyettir. Ve onda Arap, Acem, Roma’lı herkes müsavidir... Bütün cinsler ve renkler Allah sancağının altında eşittir...

İşte yol budur...

_________________

DoN't SpeEAak !!!
Yukarı Dön
tubik
Moderator
Moderator



   Kayıt: 30 Mar 2007
   Üye No: 643
   Mesajlar: 11603
   G. Mesaj Sayısı: 17.82
   Konum: Kocaeli
   Meslek: Fotoğrafçılık
   
Tarih: 24/Şubat/2008 Pzr, 5:36
MesajMesaj konusu : 

Alıntıyla Cevap Gönder


Allah, Resûlu vasıtasıyla bu dinî bildirdiği zaman Arap cemiyeti servet dağılımı ve adaleti yönünden bir cemiyetin düşeceği en ait noktada bulunuyordu... Çok az bir azınlık malı ve ticareti elinde bulunduruyordu. Faiz yiyor ve her geçen gün kazancı ve malı artıyordu. Ekseriyeti teşkil eden büyük bir çoğunluk ise açlık ve sefalet içinde yüzüyordu. Servet sahibi olanlar ayni zamanda şeref ve yer sahibi idiler de... Ellerinde mal bulunmayan çok büyük bir çoğunluk ise malla birlikte şeref ve yerini de kaybetmişti...

Hazreti Muhammed (S.A.V.) içtimaî bir bayrak açarak eşrafa (yüksek tabakaya) karşı isyan eder, harb çıkarabilirdi... Ve gayesini durumun düzeltilmesi, zenginlerin elinde bulunan malların alınıp, fakirlere verilmesine kadar ilerletebilirdi.

Şayet Resûlullah (S.A.V.) bir gün olsun böyle bir davet ileri sürseydi, Arap cemiyeti hemen iki safa bölünürdü. O zaman büyük bir çoğunluk yeni yapılan davet ile birlik olur ve mal mülk sahiplerinin hâkimiyetine karşı çıkarlardı. Lâilâhe illallah dâvasına karşı, bir takım olağanüstü bir kabiliyete sahip kişilerin dışında bir çok kimselerin ufkuna yücelemediği İnsanlar bir saf halinde duracaklarına, mal ve mülk sahiplerine karşı çıkarlardı.

Denilebilir ki. Hazreti Peygamber o şekilde hareket ederek ekseriyeti kendi tarafına çekebilir, hâkimiyeti eline alarak azınlığı teşkil edenleri yenip, temizledikten sonra... Eline geçen kuvvet ve hâkimiyeti gönderîlişindeki esas gayeyi teşkil eden tevhid akidesini yerleştirmek için kullanabilirdi... İnsanları önce kendi kuvvetinin kutu yaptıktan sonra Allah'ın saltanatına kulluk ettirebilirdi...

Fakat Allah yüce Resûlü'nü asla böyle bir yöne tevcih etmiyor. Çünkü O, hem bilen, hem de hükmedendir...

Bütün bunları yaptırtmıyordu, çünkü çıkar yolun bu olmadığını çok iyi biliyordu.. Ayrıca Hak Tealâ cemiyet içerisinde sosyal adaletin âlem şumûl bir itikadî mefkureden doğması gerektiğini çok iyi biliyordu... Bu inanç sisteminde bütün meselelerin Allah'ın emirlerine göre ayarlanması gerektiğini, Allah'ü Teâlâ'nın vereceği hükme göre gelir dağılımının âdilâne olması icab ettiğini, cemiyet içerisinde sosyal dayanışmacın hâkim olması, alanın da verenin de Allah'ın koyduğu bir nizamı infaz etmenin gönül huzuruna ermesi gerektiğini, Allah'a itaat hususunda hem dünyada, hem âhirette iyilik ve hayra nail olma isteğinin hâkim bulunması icab ettiğini gayet iyi biliyordu... Ancak böyle olursa; gönüller hırsla yanıp kavrulmaz, kalbler kinle dolup taşmaz. Bütün işler kılıç ve kırbaç altında korku ve dehşet içinde normal seyrini takip etmez... Kalbler fesad bulmaz, ruhlar bozukluk hissetmez. Kısacası «Allah'tan başka ilâh yoktur» esasından başka esaslar üzerine kaim olan cemiyetlerdeki korkunç âkibetler müşahede edilmezdi...

Resûlüllah (S.A.V.)’ın peygamber olarak gönderildiği sıralarda Arap Yarımadasın'daki ahlâkî seviye en alt noktasında bulunuyordu. Bu arada cemiyetin bedevi kesiminde işlenmemiş faziletler de eksik sayılmazdı.

Zulüm cemiyette en fazla yaygın olan bir haldi. Bunu şair Züheyir; hikmet dolu mısralarında şöyle ifade ediyordu:

«Kendi çevresinde silahıyla kuvvet bulmayan kişi yıkılır.
İnsanlara zulmetmeyen kimseler mutlaka zulme uğrar. »

Bîr mütearefe haline gelen: «Zâlim de olsa, mazlum da ofsa kardeşine yardım et» sözü bu durumu gayet güzel dile getirir.

İçki ve kumar, cemiyette haddinden fazla revaç bulmuş, bir alışkanlıktı. Ayrıca birer iftihar vasıtası idi. Bütünüyle cahiliyet devri şiiri, içki ve kumar medhiyeleri ile doludur. Çıplaklık ve ahlâksızlık -her çeşidi ile- bu cemiyetin belli başlı işaretleri arasında yer alıyordu. Nitekim Hz. Aişe (R.A.) bu durumu gayet güzel anlatır bize:

«Cahiliyet devrinde nikâh dört şekilde yapılırdı:

1. Bugünkü şekilde yapılan nikâh. Bir adam diğerinin kızı veya evlâtlığı ile nişanlanır, mihrini öder, sonra da nikâhlanırlardı.

2. İkinci bir nikâh şekli de şöyle idi: Karısı hayızdan temizlenince adam karısına derdi ki; «Falancaya var ve cima et onunla.» Bundan sonra kocası o kadına hiç yaklaşmazdı. Temas ettiği adamdan hamile kaldığı anlaşılıncaya kadar karısından uzak yaşardı. Hamile kaldığı anlaşılınca isterse ve severse karısı ile birleşirdi. Daha çok doğacak çocuğun necabeti için böyle yapılırdı. Bu nikâha (istibda) nikâhı adı verilirdi.

3. Bir başka nikâh şekli de şöyle idi: On kişiden aşağı olmamak üzere bir topluluk birleşir, bir kadının yanına girip hepsi birden onunla temas ederlerdi. Kadın hamile kalırsa, çocuğun doğumundan birkaç gün sonra, onların hepsine birden haber
yollardı, içlerinden bir erkek gelmemezlik edemezdi. Hepsi, birden toplanınca kadın: «Kendi fiillerinizden meydana gelen şeyi biliyorsunuz, işte şimdi doğum yaptım. Ey falan bu çocuk senindir» derdi. Ve içlerinden sevdiği erkeğin adını söylerdi. Çocuk
o adama verilirdi ve o adam da almamazlık yapamazdı.

4. Son olarak da şöyle bir nikâh şekli vardı. Birçok kişi toplanır ve bir kadının yanına girerlerdi. Kadın gelenlerden hiç birisini geri çevirmezdi. Bunlar umuma ait kadınlardı. Kapılarının üzerine işaret çekerdiler. Bu işaretlerle tanınırlardı. İsteyen kimse bu kadınların yanına girerdi. Herhangi bir erkekten hamile kalır da çocuğunu doğurursa, bütün o erkekler yanına gelir toplanırlardı. Ehil vukuf bir kişiyi çocuğun babasını tesbit etmek için çağırırlardı. Sonra o fahişe kadının doğurduğu yavru ehli vukuf kimsenin tesbit ettiği şahsa verilirdi. Ve çocuk bunun adını alırdı. Onun oğlu olarak kabul edilirdi. Ve o kişi bunu kabullenmekten imtina edemezdi.»

Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V.) isteseydi bir islahatçı olarak ortaya çıkar ve dâvasını ilân edebilirdi. Cemiyetin bozulan ahlâkını düzeltmek, toplumu temizlemek, nefisleri tezkiye ederek değer ve ölçüleri intizama sokmak gibi hususlarla uğraşabildi...

O günkü cemiyette -her cemiyette olduğu gibi- bu pisliklerin rahatsız ettiği, islâhat ve temizlik duygularıyla ortaya atılan her davete rahatça koşacak, temiz nefisli kimseleri de yanında bulurdu...

Denilebilir ki, Hazreti Peygamber o şekilde hareket ederek, başlangıçta çevresinde temiz ahlâklı, sâlih, ruh safiyetine sahip kimseleri toplar ve böylece getirmiş olduğu akideyi onlara empoze eder ve kabul ettirirdi... Dolayısiyle yolun başlangıcında (lâilâhe illallah) dâvasına karşı çıkanları bertaraf etmiş olurdu...

Halbuki Alîm ve Hakim olan Allah'û Teâlâ yüce Resûlü'nü böyle bir yola sevketmiyor.

Zira Hak Teâlâ, çıkar yolun bu olmadığını çok iyi biliyordu. Ahlâkî esasların değer ölçülerini koyan, hükümler veren ve bu ölçülerin, hükümlerin özerine oturduğu hakikî sultanın kaynağını tekrir eden bir akide temeli üzerine oturduğu hakikî sultanın kaynağını takrir eden bir akide temeli üzerine oturmadan geçerli olamıyacağını pek iyi biliyordu. İtikadî bir nizamı yerleştirmeden evvel konulacak bütün değer ölçüleri tutarsız olacaktır. Bu değer ölçüleri üzerine kaim olan ahlâk prensipleri geçerli olmayacaktır. Çünkü zabtedici kuvvet ve müeyyidelerden mahrum olacaktır...

Uzun bir yorulmadan sonra akide yerleşip, üzerine kaim olduğu kuvvet unsurları takarrür edince, insanları kendilerini yaratan Rabbi Zülcelâl'i tanıyıp, sırf O'na kulluk ettikleri vakit... Kullara kul olmaktan kurtulup, şehvetin esaretinden uzaklaşınca... Kalblerde «Allah'tan başka ilâh yoktur» prensibi yerleşince... İşte o zaman Allah'a Teâlâ gereken her şeyi yaptı... Söylenenleri de, söylenmeyenleri de yerine getirdi...

Yeryüzü İran'lılardan ve Roma'lılardan temizlendi... Ama Arapların hâkimiyetini kurmak için değil... Yeryüzünde Allah'ın hâkimiyetini kurmak için temizlendi... İster Roma'lı olsun, ister İran'lı olsun, ister Arap olsun hiç fark gözetmeksizin bütün putlardan temizlendi...

Bununla birlikte cemiyette her çeşit zulümden kurtuldu. İslâm nizamı Allah'ın adaletini icra etmeye, Allah ölçüsüyle ölçmeye başladı her şeyi. Yalnız Allah'ın adını taşıyan içtimaî adalet sancağı her tarafta yükseldi. Yanına hiç bir isim ilâve etmeksizin üzerinde «lâilâhe illallah» «Allah'tan başka ilâh yoktur» ibaresi yazılmış olan islâm sancağı çekildi her tarafa...

Ferdlerin ruhu da, ahlâkı da temizlendi. Kalbide nefsi de arındı. Hem de Allah'ın vazettiği şeriatın belirttiği mazeretlere ve hududa bile -çok ender bazı zamanlar müstesna- ihtiyaç hissetmeden oldu bunlar. Zira asıl mürakıb oralara.... vicdanların en derin noktalarına dikilmişti. Allah'ın rızasına ve sevabına nailiyet hususunda ve Allah'ın azabından ve ikabından korkup utanma hususunda gösterilen titizlik, murakebe vazifesini görüyor müeyyide ve ceza hükmüne geçiyordu...

Böylece beşeriyet gerek tabi olduğu nizamı ile, gerekse ahlâk yaşayışı ile daha önce asla yükselemediği ve islâm nizamının gölgesinden başka hiç bir zaman İçin de yükselmeyeceği en yüksek zirvelere kadar yükselmişti...

Bunların hepsi de bir çırpıda tamamlanmıştı... Çünkü bu dini, bir devlet ve nizam, bir hüküm ve şeriat olarak ikame edenler, daha önce onu ibadet ve ahlâk, akide ve hareket metodu olarak hem vicdanlarının derinliğinde, hem de pratik hayatlarında ikame etmişlerdi. Ve bu dini ikame etmenin karşılığında bir tek şey vadedilmişti bunlara. Bu vadin, içinde kuvvet ve hâkimiyet yoktu. Hattâ ellerinde bulunan dinin mutlak galip geleceği hususunda bir şey vadedilmemişti... Dünya ile hiç bir ilgisi bulunmayan tek bir şey vadedilmişti onlara... Evet tek bir vaad idi bu... Cennet vadediliyordu onlara. Bunca meşakkatların ebediyen sürüp giden cihadın, dava yolunda kuvvetti adımlar ile yürümenin sulta sahiplerinin her zaman ve her yerde hoş karşılamadığı «Allah'tan başka ilâh yoktur» dâvası ile cahiliyet sistemlerinin karşısına dikilmelerinin karşılığında vaad edilen tek şey cennetti... Her şey bunun içindi...

Allah bir musibete müptelâ kıldığı zaman onlar sabrettiler. Kendi nefisleri İçin ayrılacak bütün paylardan vaz geçince, yeryüzünde hiç bir karşılık beklemediklerini Allah'a Teâlâ bilince -Nasıl ve ne şekilde olursa olsun bu karşılık. Hattâ bu pay dâvanın kendi elleriyle muzaffer olması, kendi çalışmaları ile dinin yeryüzünde hâkim olması arzusu bile olsa- cinsiyet ve kavmiyet ile iftihar duygularından hiç birisinin kalmadığını, vatan ve arazinin üstünlüğü, aile ve aşiretin galibiyeti için çalışmadıklarını bilince...

Evet bütün bunları bilince onların artık bu yüce emaneti yüklenebilecek duruma gelmiş olduklarını gördü. İdare ye yönetimde, mal ve ruhta, hareket ve ibadette, kalb ve vicdanında hâkimiyeti sadece Allah'ü Teâlâ'ya tahsis eden akideyi elde etmeye hak kazandıklarım gördü. İkame etmeleri gereken adaleti, tatbik etmeleri gereken şeriatı kendi nefsine hiç bir pay ayırmaksızın, kavmi, cinsi, aşireti için ellerine kuvvet verilmesine hak kazandıklarını gördü. Ellerinde bulunan bütün kuvvet artık sadece Allah içindi. Sadece Allah'ın dini ve şeriatı içindi. Zira onlar bütün bunların Allah'a ait olduğunu ve O'nun nezdi pâkinden gelmiş olduğunu biliyorlardı.

Bu mübarek nizamın o yüce seviyeye erişerek tahakkuk etmesi için dâvaya öylece başlamaktan ve sarılmaktan başka çıkar yol yoktu. Yalnız başına bu sancağın... «Allah'tan başka ilâh yoktur» sancağının yükselmesinden ve beraberinde hiç bir sancağın çekilmemesinden başka çıkar yol yoktu... Dâvayı böylesine sarp, böylesine sert böylesine zor, hakikati itibariyle de böylesine muvaffak kılan yolu seçmekten başka çare yoktu...
Şayet bu dâva ilk adım atılırken, bîr kavmiyet dâvası, bir içtimaî dâva. bir ahlâk dâvası olarak başlamış olsaydı, yahut ta onun yükselttiği Lâilâhe İllallah .«Allah'tan başka ilâh yoktur» şiarının yanında başka şiar da yükselmiş olsaydı... Hiç şüpheniz olmasın ki o zaman sadece Allah'a mahsus olan bir dâva olmayacaktı...

* * *

Mekke'de nazil olan Kur'an âyetlerinin kafalara ve kalplere «Allah'tan başka ilâh yoktur» mührünü kazımak için bu kadar dikkat sarfettiğinin, açıkça zorluklarla dolu olmasını rağmen diğer yollan tercih etmeyip bu yol üzerinde ısrar etmesinin ve bu meşakkatli yolu tercih etmesinin sebebi budur.

Kur'an-ı Azîmuşan'ın akide dâvasını tek başına ele alıp, akide esasları üzerine kaim olan nizamın tafsilâtlı kısımlarını, içtimaî muameleleri tanzim eden hükümlerini genişçe anlatmaması hususu karşısında bu din yoluna kendisini adamış olan dâva adamlarının dikkat ve ibretle durup düşünmeleri gerekir...

Bu dinin tabiatı, bizzat böyle olmasını istemiştir. Bu dinde bütün esaslar tek bir ulûhiyet kaidesi üzerine oturur... Bu dinin bütün nizam ve hükümleri, bu büyük esastan fışkırır. Nasıl ki ulu ve büyük bir ağacın dalları birbirine girmiş, havada kol gezen uzun ve geniş bir gölgeye sahip bir ağacın köklerinin toprağının derinliklerine, gökteki uzanışı ve büyüklüğüne münasip şekilde kuvvetli olması icap ederse... Bu din de onun gibidir... Bu dinin koyduğu nizam, hayatın her cephesini İçine alır. Büyük küçük her türlü beşerî münasebetleri idare eder. Sadece bu dünyada değil, âhiret âleminde de insan hayatını tanzim eder. Sadece görünen âlemlerde değil, insanın gözlerine kapalı olan, gayb dünyalarına da hükmeder. Sırf maddî ve zahirî olan münasebetlere değil, vicdanın derinliklerine iner, gizlilikler dünyasına dalar, niyetlere kadar uzanır. Bu din büyük, parlak, her tarafa kol salmış müthiş bir müessesedir. Öyleyse kökünün ve derinliğinin de bu derece geniş, ulu ve engin olmağı ve her tarafa yayılması lâzımdır,..

Bu dinin esrar ve mahiyetinin bir tarafı bu. Kendi varlığının yapısını ve yüceliğini sınırlayan nizamı bu. Akide yapısını ve bu yapının yerleşmesini, akidenin âlem şümûllük kazanıp nefsin her noktasına kadar dalmasını temin eden nizamı bu. Bütün bunlar sağlam ve sarih olarak ortaya çıkmanın zarurî icabıdır. Ağacın gökte görünen kısmı ile toprağın derinliklerine kök salan kısmı arasındaki uygunluğun teminat unsurlarından birisidir bu...

Lâilâhe illallah akidesi istikrar kazanıp kökü en derin noktalara kadar ulaştığı zaman, bununla birlikte bu dâvanın temsil ettiği nizamlar da istikrar kazanır ve akidenin yerleşmiş olduğu nefislerin razı olacağı yegâne nizam olduğu ortaya çıkar. Ve o zaman bu nefisler tafsilâtı anlatılmamış olsa bile, konulan hükümler belirtilmemiş dahi olsa ilk önce bu nizama teslim olurlar. İşte bu teslimiyet evvel emirde imanın icabıdır. İşte böyle teslimiyet örneği ile insanlar islâm nizamına sarılmıştır. İslâm'ın koyduğu hükümleri gönül hoşluğu ile kabul etmişler, razı olmuşlar, ilk sudur ettiği zaman bir tek kelimeyle itiraz etmemişler, mücerret olarak anlatıldığı vakit infaz edilmesinde zorluklar çıkarmamışlardır. İşte böylece islâm içkiyi yasaklamış, faizi kaldırmış, kumarı iptal etmiş bütün cahiliyet âdetlerini kökten yok etmiştir. Bütün bunlar Kur'an-ı Kerîm âyetleri ile yok edilmiş veya Resûlüllah'ın dilinden çıkan birkaç kelimeyle ortadan kalkmıştır.

Halbuki yeryüzünün hükümlerine bağlı hükümetler bütün bunlardan yalnız birkaç tanesini yerine getirebilmek için kanunlarla, sistem ve prensiplerle, askerleri ve kuvvetleri ile propaganda ve reklâm vasıtaları ile harekete geçmiş olmalarına rağmen... Sadece yasaklanmış olan şeylerin dış görünüşte ortaya çıkmasını engellemekten başka bir şey yapmamaktadırlar. Halbuki cemiyet tamamen yasaklanan ve kötülenen şeylerin dalgaları arasında boğulup gitmektedir...

Bu kuvvetli nizam ile ortaya çıkan bu dinin tabiatının diğer bir tarafı da şudur: Bu din gerçekten pratik harekete müsait ve doğru bir dindir... Hayatın pratiğine hükmetmek için gelmiştir. O, pratik hayatı kendi hükmü altına almak için çalışır. Ya eski şekliyle devam ettirir, ya tadilât yapar, yahut da kökten değiştirir. Bunun için de evvel emirde tek Allah'ın hâkimiyetini kabul eden bir cemiyette fiilen vuku bulması mümkün olan hallere hüküm koyar.

Bu din, bir takım faraziyelerle meşgul olan nazariyeler yığını değildir. Bu din, doğrudan doğruya pratikle ilgilenen bir nizamdır. Bunun için islâm akidesini kabul eden, Allah'tan başka kimseye hâkimiyet hakkı tanımayan; Allah'tan başka kimselere hâkimiyet hakkı tanıyanlara hayat hakkı vermeyen ve bu esasa istinat etmeyen her türlü hükmü reddeden müslüman bir cemiyetin kaim olması gerekir.

Bu cemiyet fiilen kaim olunca tabiati itibariyle bir takım nizam ve hükümleri gerektiren pratik bir yaşayışı da olacaktır. İşte bunlar gerçekleştikten sonra ancak bu din hüküm ve nizamlar koymaya başlar. Evvel emirde başka nizam ve hükümleri reddeden ve Allah'ın vazetiği nizam ve hükümlere teslim olan kitleler için nizam ve hükümler koyar.

Elbette bu akideye inananların üzerinde gerek ferden, gerek cemiyet bakımından nizam ve hükümlerin tatbikini teminat altına alan bir kuvvetin bulunması şarttır. Ancak o zaman o cemiyetin pratik hayatının icabı olarak ortaya çıkan nizam ve hükümlerin zaruretinin ötesinde bu nizamın bir heybeti ve şeriatın bir ciddiyeti olabilir.

Mekke'de bulunan müslümanların ne kendilerinde ne de cemiyetleri üzerinde bir hâkimiyetleri yoktu. Kendi başlarına hür ve Allah nizamına uygun olarak diledikleri gibi hareket edebilmeleri mümkün değildi. Ve böyle bir pratik yaşayışa sahip değildiler. Bunun için Allah'ü Teâlâ o devrelerde nizam ve hüküm mevzuunda bir şey indirmemiştir. Sırf akide üzerinde durulmuştur. Akidenin kökleri vicdanların derinliklerine indikten sonra meydana gelecek haller mevzuunda itina gösterilmiştir... Ama Medine'de bir İslâm devleti kurulup idareyi ele alınca hükümler inmeye başladı. Nizamlar belirtildi. Ve bunlar müslüman cemiyetin pratik hayatının ihtiyaçlarına karşılık verici mahiyette idi. Ayrıca devlet kuvvetleri sayesinde onları ciddiyet içerisinde tatbik etmeyi tekeffül edecek duruma gelmişti.
Allah'ü Teâlâ, Mekke devrinde müslümanlara bir takım hüküm ve nizamlar vazedip mücehhez bir halde hazır bulunmalarını ve Medine'de devlet kurulur kurulmaz o hazinelerini kullanmalarını yani nizamı tatbik etmelerini irade buyurmadı. Zira bu dinin tabiatı öyle bir şeyi icap ettirmezdi. İslâm bütün bunlardan daha pratik metodlara baş vurdu ve daha ciddi imkânları kullandı. İslâm sırf çözüm yolu bulmak için kafadan koyma farazi problemlerle uğraşmaz... İslâm; şekli, hacmi ve şartları içerisinde sadece pratik hadiselerle uğraşır. Onları kendi hacmine şekline ve şeriatına uygun olarak kalıbına döker.

Bugün İslâm'ın bir takım kalıplara göre nizam koymasını, hayata hükmetmesi gereken prensipler ortaya atmasını isteyenlere gelince... Yeryüzünde sadece Allah'ın şeriatı ile hükmetmek, ondan başka bütün sistemleri reddetmek durumunda olan ve elindeki kuvvetlerle bunu tatbikat sahasına koyabilen bilfiil tahakkuk etmiş bir cemiyet bulunmazken... İslâm'dan yukarda söylediğimiz şeyleri isteyenler bu dinin tabiatını, hayata nasıl hâkim olduğunu ve Allah'ın dilediği şekliyle hayata nasıl intibak ettiğini bilmiyor ve anlamıyorlar demektir. Bunlar İslâm'ın kendi tabiatını, nizamını, metodunu ve tarihini değiştirmesini ve diğer insanî mumlara ve metodlara benzemesini istemektedirler.,Ayrıca bu yolda ilerlemesi ve gelişmesi, muvakkat duygularına cevâp vermesi için çabucak bunu yapmaya çalışıyorlar. Aslında bu gibi hareketler onların ruhunda yer eden basit insanlar tarafından konulmuş nizamlara karşı manevî bir hezîmetin ifadesidir... Bunlar, İslâm'dan kendisini mevcut olmayan bir geleceğe cevap vermek için hayalî faraziyelerin kalıpları içerisine sokmasını istemektedirler. Halbuki Allah'ü Teâlâ, bu dinî kendi murad ettiği şekilde hâkim kılacaktır... Gönülleri dolduran bir akide, vicdanlara hâkim bir nizam olmasını istemektedir. Allah'tan başka hiçbir insana boyun eğdirmeyen, Allah'tan başka bir kimseden hüküm olmayan bir akide... Böyle bir akideye sahip insanlar mevcut olduktan, yandıkları cemiyette almayan bir akide... Böyle onların eline geçtikten sonra, ancak pratik hayat için hükümler koymaya başlar. Aynı şekilde islâm dâvasına sahip cihanlar için de şu hususun iyice anlaşılmış olması şarttır. İslâm dâvasına sahip kimseler; bu dini yeniden inşa etmek için insanları davet ettikleri zaman, evvel emirde müslüman olduklarını da iddia etseler, müslüman olarak doğduklarına bir yığın şahit de getirseler, islâm akidesine boyun eğmeye davet etmelidirler. Ve onlar bildirmelidir ki, islâm evvel emirde «Allah'tan başka ilâh yoktur» akidesini hakiki mânâsıyle ikrar etmek demektir. Ki bunun hakiki mânâsı her işte Allah'tan başkasının hâkimiyetini red etmek, kendi nefislerinde hâkimiyet hakkını iddia edenlerin hâkimiyetini ve azgınlıklarını yok etmektir... Evet hem vicdanlarında, hem de duygularında bunun yer etmesidir. Hem pratik hayatlarında hem de içtimaî yaşayışlarında bunun hâkim olmasıdır...

Evet, insanları islâm'a davet etmenin esası bu kaziye olmalıdır. Tıpkı ilk defa İslâm'a davet edilirken olduğu gibi. İşte bu daveti Mekke'de nazil olan Kur'an âyetleri tam onüç bu kadar yıl boyunca yürütmüştür.

İnsanlar arasından bir kitle hakîki mânasıyle bu dine girdiği zaman, İslâm nizamını içtimaî hayatında tatbik etmek için çalışabilecek bir kitle doğabilir. Çünkü bu kitle kendi hayatını islâm esası üzerine ikame etmek ve hayatının her cephesinde Allah'tan başkasının hâkimiyetini yok etmek için hem kendi kendisine hem de cemiyet içerisinde karar vermiş ve öylece işe girişmiş demektir.

Bu cemiyet fiilen kaim olduktan sonra İslâm nizamının esastan ona arz edilmeye başlanır. Ayrıca o cemiyetin kendisi de pratik hayatın icap ettirdiği tarzda İslâm nizamının umumî esastan çerçevesinde gereken hükümleri yerine getirir. İslâm nizamının pratik ve amelî adımlarının en güzel şekilde tertibi böyledir.

Bu dinin tabiatını ve Rabbânî nizamın Alîm ve Hakim olan Allah'ın hikmetine göre ve hayatın ihtiyaçlarını, insanların tabiatını bilen ilmî Rabbaniyeye göre tesis edilmiş olan Rabbânî nizamın tabiatını iyice kavrayamamış bazı saf ve aceleci kimseler: «İslâm, nizamının hatta İslâmî hükümlerin esasını onlara arz ederken bu dâvanın yolunu kolaylaştırmak daha iyi ve daha faydalı olur!» şeklinde tahayyül edebilirler.

Bu tarz düşünce, aceleciliğin doğurduğu bir vehimden başka birşey değildir. Tıpkı Resûlüllah (S.A.V.)’ın bu dâvayı ilk başlattığı zaman ırkçılık sancağı altında veya ahlâkî ve içtimaî bir dâva olarak başlatıp yolunu kolay göstermesinin daha iyi olacağını iddia edenlerin iddiasına denk bir vehimdir. Hiç şüphe yoktur ki gönüller evvelâ Allah'a halisane bağlanmalıdır. Ona kulluğunu ilân etmeli, şeriatını kabul ederek ondan başka bütün hükümleri red ederek ubudiyetini açığa vurmalıdır. Prensip yönünden arzu edilen hükümlerin tafsilâtına muhatap olmadan bunları yapılması gerekir.

Esas arzu Allah'a halisane ubudiyet ve ondan başkasının hâkimiyetinden kurtulma arzusundan doğmalıdır. Yoksa kendisine arz edilen nizamın bîzahiti diğer nizamlardan daha iyi olduğunu şu veya bu vasıflara sahip bulunduğunu tafsilâtlı olarak anlatmadan değil. Allah'ın nizamı bizatihi hayır doludur. Çünkü o Allah tarafından konulmuştur. Hiçbir zaman için kulların koyduğu şeyler Allah'ın koyduğu hükme denk olamaz. Şüphesiz bir gerçektir bu... Bu dâvanın ana kaidesi buna dayanmalıdır. Aslında dâvanın ana kaidesi Allah'ın hükmünü kabul edip onun dışında bütün hükümleri red etmenin İslâm demek olduğunu kabul etmekle başlar. İslâm'ın bundan başka hiçbir mânâsı yoktur. Kim İslâm'a girmek İsterse bu kaziye tafsilâtlı olarak anlatılır. Ondan sonra nizamın üstünlüğü ve güzelliği hususunda teşvik edici ifadelere lüzum yoktur. Zaten bu imanın bedîhi icaplarından birisidir..

_________________

DoN't SpeEAak !!!
Yukarı Dön
tubik
Moderator
Moderator



   Kayıt: 30 Mar 2007
   Üye No: 643
   Mesajlar: 11603
   G. Mesaj Sayısı: 17.82
   Konum: Kocaeli
   Meslek: Fotoğrafçılık
   
Tarih: 24/Şubat/2008 Pzr, 5:37
MesajMesaj konusu : 

Alıntıyla Cevap Gönder


Bundan sonra Mekke'de nazil olmaya başlayan Kur'an âyetlerinin akide dâvasını on üç şu kadar yıl sonunda nasıl hallettiği üzerinde söz edebiliriz. Mekke'de nazil olan âyetler akide dâvasını «nazariye» şeklinde sunmamış. «lâhuti» bir şekle de büründürmemiştir. Bazı kimselerin sonraları «tevhid veya kelâm ilmi» diye isimlendirmeye çalıştıkları şekilde arzetmemiştir.

Asla... Kur'an-ı Kerîm bizzat insanın fıtratına hitap etmekteydi. Kendi mevcudiyeti ve çevresinde bulunan şeylerin duygu ve ilhamları ile birlikte insana hitap etmekteydi... Kur'an insan fıtratını bataklıktan kurtarıyordu. Fıtrî cihazları ataletten kurtarıyor, etrafta bulunan ilham bahşedici müessirleri alması için fıtrat pencerelerini sonuna kadar açıyordu.

Umumî vasfı itibariyle bu böyledir. Özel olarak ta Kur'an-ı Azîmüşan bu akideyle birlikte canlı ve pratik bir savaşa katılıyordu... Pratik olarak yaşayan ve o gün hayatta bulunan insanların nefislerinde... Fıtratı çalışmaz hale getiren bataklıklara karşı büyük bir savaşa girişmişti. Bunun için nazarî şekil, o gün meydanda bulunan pratiğe uygun bir şekil değildi. Bu sadece o gün canlı ve diri olan nefislerde vuku bulan; pratik hallerin, psikolojik engellerin sedleri yok edebilmek için canlı bir karşılama tarzı idi. Daha sonra ileriki asırlarda tevhid ilminin tuttuğu yol da zihnî mücadeleden, nazarî diyalektikten öte gitmiyordu ve o günün şartlarına uygun bir şekil değildi. Gerçekten Kur'an-ı Kerîm insanî bir vakıayı bütün canlılığı ve karışık yönleriyle birlikte en mükemmel şekilde karşılık veriyor ve bu vakıalar okyanusu içerisinde yüzen bütün insanlığın kendi öz varlığına hitap ediyordu... «lâhûti»lik de o gün uygun bir şekil değildi. İslâm itikâdî bir akide olmasına rağmen, amelî tatbikatı göz önünde bulunduran pratik bir hayat nizamını temsil etmektedir. Bunun için de Lâhûtî ve Nazarî bahislerin daldığı dar ve sıkıntılı dönemeçlere dalmaz.

Kur'an-ı Azîmüşan; müslüman cemiyetin vicdanının derinliklerinde akide binasını inşa ederken, ,bu müslüman toplulukla birlikte çevresinde bulunan cahiliyyete karşı büyük bir savaşa girişiyordu. Ayrıca bu müslüman nefislerde vicdanların derinliğinde, hem pratik, hem ahlâkî hususlarda cahiliyyetten arta kalan tortularla da büyük bir savaşa girişmiş bulunuyordu. İşte bu karışık durumda akide binası ortaya çıktı. Ama bu çıkış ne nazariye şeklinde, ne lâhûtî surette, ne de tamamen lâf ebeliğine dayanan bir diyalektik tarzında idi. Doğrudan doğruya hayat nizamını meydana getiren ve bizzat islâm cemaatında ortaya çıkan bir terekküb şeklinde idi. İşte İslâm cemaatının gerek itikadî düşünceler sahasında olsun gerekse pratik hareketlerinde olsun, gelişimi bu düşünce çerçevesi dahilinde oluyordu. Ayrıca cahiliyyete karşı da savaşçı bir teşkilât. hüviyeti içerisinde karşı duruyordu. Bu gelişim tamamen akide binasının gelişimini temsil ediyordu. Akidenin canlı bir tercümanı idi. Ve İslâm tabiatının temsil ettiği İslâm metodu da bundan ibaret idi.

İslâm dâvasına sahip çıkanların, bu dinin tabiatını iyice kavramaları ve yukarda açıkladığımız şekilde hareket metodunu iyice anlamaları mutlak şekilde şarttır. Bu zarurîdir. Zira Mekke devrinde zikrettiğimiz şekilde uzayan akide binasının yükselme merhalesinin İslâm hareketinin pratik tekevvününü teşkil eden ve İslâm cemaatının pratik olarak binasını kurmasını temin eden, merhaleden ayrı ve uzak olmadığını anlamak ancak bununla mümkün olur. Mekke devri, nazariyelerin öğrenimi tetkik edildiği bir merhale olmakla kalmayıp İslâm akidesinin temel yapısının geliştiği ve İslâm cemaatı ile birlikte İslâm hareketinin fiilen vücut bulduğu bir devredir. Binaenaleyh bu bina yeniden inşa edilmek istendiği zaman da aynı metoda baş vurmak gerekir...

İşte böylece bir yandan akide binasının yükselme merhalesi aşılırken, bir yandan da sebat içerisinde, derinden derine ve sabırla gereken adımların tamamlanması şarttır. Bu durumda akide binasının yükselme merhalesi, sadece akideyi teorik olarak etüd merhalesinden ibaret kalmayıp, bununla birlikte akidenin canlı bîr şekilde tercümanı olma ve bu akideye keyfiyet kazanmış vicdanlarda temessül edip akidenin gelişmesine muvafık tarzda cemiyet binasının da gelişip yükselmesiyle ortaya çıkması merhalesinin de yürümesi şarttır. Cahiliyyete karşı pratik olarak harekete geçip hem vicdanlarda hem de pratik yaşayışda amansız bir savaş açıp akidenin canlı şekilde gelişmesi ve bu gelişmenin savaş seli ortasında canlanarak temessül etmesi lâzımdır.

Yanlıştır. Hem de çok yanlıştır... İslâm'a göre akidenin nazarî şekilde sırf nazarî olarak etüd edilmesi için ortaya çıkması ve vücut kazanması... Akide üzerinde sadece bilgi ve kültür bakımından nazarı incelemelere girmek, büyük hem de çok büyük bir tehlikedir.

Gerçekten Kur'an-ı Kerîm on üç şu kadar seneyi, sadece akide binasının temelini yükseltmek .için geçirmemiştir... İlk defa iniyor diye de bu kadar zaman sarfetmemiştir... Asla! Şayet Allah'ü Teala irade buyursaydı Kur'an-ı Mübin'i bir defada da indirirdi. Sonra da Kaan'a inananları on üç sene daha çok veya daha az bir müddet islâm'ı nazarı olarak kavrayabilmeleri için kendi başlarına bırakırdı.

Fakat Allah'ü Teâlâ daha başka birşey irade buyuruyordu. Allah tek başına belirli bir metodun hakim olmasını istiyordu. Cemiyetin yapısını islâmı hareketin binasını ve akidenin temelini aynı zaman içerisinde yükseltmek istiyordu. İslâm cemaatını ve islâmî hareketi akideyle birlikte inşa ederken akideyi de bu cemaat ve hareket esasları üzerine ikame etmek istiyordu. Allah'ü Teâlâ akidenin islam cemaatının fiilen yaşadığı pratik bir hayat olmasını ve bu cemaatın fiilen vuku bulan pratik hareket tarzının da bizzat akidenin bu şekli olmasını istiyordu. Ve biliyordu ki fertleri ve cemiyetleri bir binanın yapısı gibi inşa etmek ameliyesi bir gece ve gündüz arasında tamamlanamazdı... Bunun için de elbette akide binasının yapılış devresi kadar, fertlerde ve cemiyetlerde İslâm binasının yükselmesi için bir zaman gerekirdi. Böylece itikadî tekevvün tekâmül edip olgunlaşınca cemaat da bu olgun meyvenin pratik bir tezahürü olarak ortaya çıkmış olacaktı.

Mekke'de nazil olan Kur'an âyetlerinin takip ettiği metoddan çıkan neticede olduğu gibi bu dinin tabiatı bundan ibarettir. Ve bunu böylece bilmemiz şarttır. İnsanî nazariyelerin ortaya çıkardığı problemler karşısında mağlûp olmuş aceleci arzulara cevap vermek için bu dinin bu tabiatını değiştirmeye çalışmamak gerektir. Bu dini işte bu tabiatı sayesinde ilk defa olarak müslüman bir ümmetin yapısını kurmuş ve yeniden meydana getirmişti. Ve ne zaman otursa olsun Allah'ü Teâlâ'nın ilk defa müslüman bir milleti varlıklar dünyasına tekrar çıkarmak isteyen her ahreket te aynı metodu takip etmek mecburiyetindedir... Her zaman müslüman bir ümmet bu metodla meydana getirilebilir.

Bunun zıddına bir çırpınmanın ne kadar hatalı olacağını hatadan da öte büyük bir tehlike arzedeceğini idrak etmeliyiz. Böyle bir hareket, hareket halinde olan canlı ve tamamen pratik bir şekilde temsil edilmesi gereken dipdiri İslâm akidesini sırf bilgi hazinesini geliştirmek ve kültürel etüdler yapmak için mücerret «teoriler» haline döndürür. Bunu yaparken de sadece insanlığın bugünkü şartları arasında ezildiği gülünç teorileri islâmî teorilerle karşılamak arzumuzu tatmin etmiş oluruz.

İslâm itikadının nefislerde canlı bir şekilde pratik bir teşkilât halinde, çevresindeki cahiliyyetle boğuşan bir hareket tarzında temsil edilmesi şarttır. Çevrede bulunan cahiliyyetle boğuşmaya girerken dâva adamlarının nefislerinde cahiliyyetten arta kalan tortularla da boğuşmaya girer. Zira bu akide onların nefislerine girip kendilerini cahiliyyet muhitinden kurtarmazdan önce onlar da cahiliyyete mensup kimselerdi. Bu şekliyle İslâm akidesi gerek. kalblerde, gerek kafalarda ve gerekse günlük hayatta nazariyelerin işgal ettiği sahalardan daha büyük, daha geniş ve daha derin bir saha işgal eder. Aynı zamanda muhtevası içerisinde, o nazariyelerin işgal ettiği sahaları da alır. Fakat sadece bunlarla iktifa etmez, daha geniş bir saha kaplar.

İslâm'ın ulûhiyet mevzuunda kâinatın, kâinat içerisinde hayatın ve insanlığın varoluşu bahsinde ileri sürdüğü düşünce tarzı en şümullü ve en mükemmel bir düşünce tarzıdır. Bundan da öte müsbet ve pratik bir düşüncedir. Bu düşünce tabiatı itibariyle sırf zihinde yer eden mücerret düşünceler yığını şeklinde temsil edilmekten nefret eder. Zira bu tarz, onun hem tabiatına hem de gayesine muhaliftir. İslâm düşüncesi bizzat insanlarda canlı bir teşkilât şeklinde, pratik bir hareket tarzında temsil edilmelidir. Bu mefkurenin tekevvün metodu ise insanlarla birlikte canlı bir teşkilât ve pratik bir hareket halinde gelişme grafiği çizmektir. Böylece pratik olarak tekâmül ettiği gibi aynı zaman zarfında nazarî olarak da tekâmül eder. Ve pratik ile nazariye birbirinden ayrılmamış olur. Nazarî şekiller pratik surette temsil edilmeye devam eder. Pratik gelişme ve aksiyondan önce nazarî gelişmeyi temin eden ve pratik temsil edilmeyen her hareket yanlış adım atmış otur. Yanlışlıktan da öte bu dinin tabiatına, gayesine ve terkip tarzına göre büyük bir tehlike arzeder. Halbuki Aliah'ü Teâlâ şöyle buyuruyor :

"Kur'an-ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik. Ve onu gerektikçe indirdik..." (İsra: 106)

Hem bölüm bölüm indirmek kastolunmuş hem de ağır ağır indirmek. Böyle «canlı bir teşekkül» şeklinde ortaya çıkan akide binasının tekevvünü tamamlanmak istenmiştir. Yoksa sadece nazarî bilgiler vermek değil...

Bu dine sahip çıkanların bu gerçeği iyice bilmeleri gerekir. Bu din nasıl Rabbani bir din ise onun hareket metodu da tamamen Rabbanidir. Esas tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki bu dinin hakikatini amelî metodundan ayırmak imkân haricidir.

Aynı zamanda şunu da iyi bilmeleri gerekir. Hiç şüphesiz bu din nasıl itikadı düşünceleri «dolayısıyle canlı ve pratik hayatı» değiştirmek için gelmişse aynı zamanda itikadı tasavvurun bina edildiği fikri ve hareket metodunu da değiştirmek ve onunla birlikte canlı ve pratik hayatını tebdil etmek için gelmiştir... Bu din bir ümmet binasını tamamlarken akide binasını da tamamlamak için gelmiştir. Bundan sonra ancak o ümmet içerisinde bu itikadî düşünceye, canlı ve pratik yaşayışa uygun şekilde özel bir düşünce metodunu kurmak meselesi gelebilir. Özel düşünce metoduyla, itikadî tasavvuru ve canlı temeli inşa etme metodu arasında hiç bir ayrılık yoKtur. Hepsi de tek bir huzmedir.

İslâm'ın bu şekildeki faaliyet metodunu öğrenince Mekke'de takip ettiği metodun esas olduğunu öğrenebiliriz. Mekke devresi ilk müslüman cemaatın neşet etmesine has bir şart ve durum merhalesine uygun bir metoddan ibaret değildir. Bu devrede takip edilen metod demektir ki o metod olmadan bu din binası asla yükselemez.

* * *

Gerçekten İslâm'ın vazifesi sadece insanların inancını ve pratik hayatını değiştirmekten ibaret değildir. Bununla birlikte İslâm'ın vazifesi insanların düşünce metodunu zihinlerine ve pratik hayatlarına el atma tarzlarını da değiştirmektir. Bu durumuyla İslâm, insanlar tarafından konan eksik ve gülünç nizamlara tabiatı itibariyle muhalif olan Rabbânî bir nizamdır.

Rabbânî bir düşünce tarzına ve Rabbânî hayata Rabbânî mefkureden başka bir yolla ulaşmamız imkânsızdır. İnsanların kendi düşünce esaslarını bu nizama göre tashih etmelerini ve canlı faaliyetlerini buna göre ayarlamalarını Allah'ü Teâlâ'nın irade buyurduğu bu nizam yoluyla ancak ulaşılabilir.

Biz, İslâm'ın sadece nazarî etüdlere hasredilmesini istediğimiz zaman, Rabbani nizamın tekevvün metoduna aykırı hareket etmiş oluruz. Rabbânî nizamın düşünce metoduna; tabiatının dışına çıkarmış oluruz. Ve İslâmiyeti insanî düşünce yollarına indirmiş, boyun eğdirmiş oluruz. Sanki Rabbânî nizam insanî nizamlardan daha aşağı imiş gibi! Sanki biz Allah'ın düşünce ve hareket metoduyla ilerleyerek kulların koyduğu metodun hizasına ulaşmak istiyormuşuz gibi...

Bu yönden mesele büyük bir önem kazanır. Bu hususta hezimet ise son derece öldürücüdür
Rabbani nizamın vazifesi bize (İslâm dâvasına sahip çıkan herkese) özel bir mefkure metodu vermesidir. İşte onun sayesinde biz yeryüzüne hâkim olan cahiliyyetlerîn düşünce metodunun pisliklerinden temizlenebiliriz. Kafamızı baskı altına alan, çirkeflerini kültürümüze kadar sızdıran artıklarından kurtulabiliriz... Şayet bu dine, bu dinin tabiatına tamamen yabancı, etrafta hâkim olan cahiliyyetin düşünce metodlarından bir metodla uzanmak istersek, bu dinin beşeriyete icra etmek için geldiği fonksiyonunu kaldırmış, iptal etmiş «oluruz. Böylece kendimizi de, asrımızı da hâkim olan cahiliyyet metodlarının baskısından kurtarma fırsatını kaçırmış oluruz. Bu cahiliyyet nizamlarının kafamıza ve benliğimize serptiği çirkeflerden temizlenme fırsatını kaybetmiş oluruz.

Mesele bu yönden de büyük bir ehemmiyet kazanır. Bu hususta kaybedilecek fırsatlar gerçekten öldürücü olur.

İslâm binasında hareket ve düşünce metodu değer ve zaruret bakımından itikadı tasavvur ve pratik hayat nizamından daha az kıymet ifade etmez. Ayrıca bunun ikisi birbirinden ayrılmaz. Ne zaman ki bu düşünceyi ve nizamı dille ifade suretinde takdim etme tarzı kafamızdan geçerse şunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız ki ortaya çıkan şey hiçbir zaman yeryüzünde İslâmî hareketi ve İslâm'ın pratik şeklini temsil etmez. Ayrıca şunu da göz önünde bulundurmalıyız ki bu şekilde İslâm'ı takdim etme tarzımız pratik İslâm hareketiyle fiilen uğraşanlardan başka kimseye faydalı olmaz.

Bir kere daha tekrar ediyorum. İtikadî düşüncenin ilk anda hareket sahibi bir topluluk halinde ortaya çıkması şarttır. Aynı zamanda bu hareket halindeki cemaatın, itikadî tasavvurun gerçek yönünü sağlam bir şekilde temsil etmesi ve onun canlı bir tercümanı olması gerekir.

Bir kere daha tekrarlıyorum, işte İslâm'ın Rabbani nizamının tabiî metodu budur. Ve bu nizam; en yüce, en doğru, en iyi faaliyet kudretine sahip olan ve beşer fıtratına en çok intibak eden bîr nizamdır.

İslâm'ın takip ettiği bu metod, bir takım nazariyeler sunan kişilerin fiilen pratik bir hareket metodu takip ederek kendilerini onun yoluna vermeden, takdim ettikleri nazariyeleri temsil edebilmek için adım adım ilerleyip onun cani» bir tercümanı haline gelmezden evvel nazariyeleri tam ve müstakil kalıplara döküp, donuk ve tamamen zihnî şekiller halinde insanlara sunmaya çatışmaktan şüphesiz ki daha iyi ve insan fıtratına hem tesir bakımından, hem de intibak bakımından daha uygun bir metoddur.

Nazariye mevzuunda bu metod doğru olduğuna göre -tabiatı haliyle- İslâm tasavvurunu temsil eden nizam esaslarını veya o nizamın mufassal hükümlerini takdim etme hususunda daha doğru olması gerekir...

Çevremizde bulunan cahiliyyet nizamı bir taraftan İslâm dâvasına gönül vermiş ihlâslı kimselerin asabına baskı yaparak İslâm nizamının hareketlerinde hızlı adımlarla ilerlemesi için acele davranmasını temin ederken bir taraftan da o dâvaya karşı zihinlerinde bazı istifhamların belirmesine vesile olur. Davet ettiğiniz nizamın mufassal hükümleri nerdedir? Kendi nizamınızı tatbik etmek için ne gibi hazırlıklarda bulunuyorsunuz? Bu hükümleri tafsilâtlı olarak anlatan hangi araştırmalarınız var? gibi suallere sevkeder. Bunu yaparken de gayeleri nizamın plânının hazırlanmasında acele davranmalarını, akide binasını kurma merhalesinde es geçmelerini, Rabbânî nizamlarını esas tabiatından uzaklaştırmalarını isterler. Rabbânî nizamın tabiatında nazariye, hareketten sonra gelir. Nizam yaygınlaştıktan sonra hükümler vazedilir. Pratik hayatın gerçek problemleriyle karşılaşırken bu esnada hükümler konur.

İslâm dâvasına gönül vermiş kimselerin bir takım manevralara aklanmamaları gerekir. Kendi hareketleri ve dinleri üzerinde yabancı metodların üstünlüğünü red etmeleri üzerlerine düşen en büyük vazifedir. İnanmayanların kendilerini yanlış yola saptırma emellerini yok etmeleri vazifeleri arasındadır.

Bu arada bir takım manevralarla dâvanın karşısına dikilen hareketleri açığa çıkarıp tepelemeleri ve bu dinîn hareket metoduna uygun şekilde çalışmalarını düzenlemeleri şarttır. Kuvvetli olmanın sırrı burada gizlidir. Kendilerinin kuvvet kaynağı da bu noktadır...
İslâm'da nizam realiteye denktir. Ve aralarında hiçbir ayrılık yoktur. Yabancı her nizamın en sonunda İslâm-ı tahakkuk ettirmesi imkânsızdır. Garbın bize yabancı olan nizamı bir takım insanlara kendi prensiplerini gerçekleştirebilir. Fakat bizim Rabbânî nizamımızı gerçekleştirmesi imkân haricidir. Her türlü İslâmî harekette nizam zarurî olduğu gibi, akide şart olduğu gibi metod da hem zaruri hem de şarttır. Bu sadece bazı kimselerin zannettiği gibi ilk İslâmi harekette değil her zaman ortaya çıkacak İslâm hareketinde böyledir.

İşte benim son sözüm... Temenni ederim ki Mekke devresinde nazil olan Kur'an âyetlerinin tabiatını ve bu âyetlerde temessül eden Rabbânî nizamın mahiyetini buradaki beyanlarımla açıklamış olayım. İslâm dâvasına gönül vermiş kimselerin kendi nizamlarının tabiatını anlamalarına ona güvenmelerine ve huzur içerisinde teslim olmalarına vesile olayım. Onların kendi yanlarında olan şeyin en iyi olduğunu ve mutlaka en üstün kimselerin kendileri okluğunu bilmelerine sebep olayım. «Muhakkak kî bu Kur'an en doğru olan yola götürür»... Ne kadar doğru söylüyor ulu Allah'ım...

YOLDAKİ İŞARETLER
Prof. Seyyid Kutub
Arapçadan Çeviren: İsmail Nuri
İhya Yayınları
1. Baskı, 1980, Sf. 27-59

_________________

DoN't SpeEAak !!!
Yukarı Dön
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap gönder 
Hagayret.Net Forum Ana Sayfa » Dini Bilgiler

Sayfa 1 



Geçiş Yap:  

Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
e-garaj: Reklam Portalı