 |
 |
|
Önceki başlık
::
Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:20
Mesaj konusu : japon kültürü |

|
|
Japon Sanatları
İkebana
Batı kültüründe çiçek yetiştirmek sistematik olarak bir vazo veya saksıda çiçek bakımını kapsamaktadır, Japon kültüründe ise İkebana (çiçeği yaşatma sanatı) biraz daha karmaşıktır. Ikenobo, Sogetsu ve Ohara şeklinde İkebana öğretilerini konu alan birçok okul mevcuttur. Bunların dışında da değişik stillerde ve bitkilere göre eğitim veren okullar da mevcuttur.
Ikenobo, 15. yy. da Budist rahip Ikenobo Senei tarafından kurulmuş en eski okuldur. Ikenobo aynı zamanda rikka şeklinin de yaratıcısıdır (duran çiçekler). Bu stil Budist inancının doğanın güzelliklerini yansıtan öğelerinden ilham almaktadır.
Günümüzde 45 ayrı dalda eğitim veren okulların başını Ikenobo Senei çekmektedir. Okul faaliyetini Kyoto'da bulunan Rokkakudo tapınağında faaliyetini devam ettirmektedir. Prens Shotoku'da ilk eğitimini bu okulda almıştır. Mezunlarının arasında birçok papaz ve aristokrat sınıfından insanlar bulunmaktadır. Bu okulun öğretileri 17. yy ' a doğru herkes tarafından uygulanır hale gelmiştir gelişmeler ışığında seika ve shoka stillerinin ilk örnekleri verilmeye başlanmıştır. Shoka sanatında 3 ana dal kullanmaktadır, bunlar ten (cennet), chi (dünya) ve jin (insan)' ı sembolize etmektedir. İkebana'nın diğer bir stili ise çay seremonisinde kullanılan nageire'dir.
İlk modern okul ise Ohara Unshin 'in 19.yy.'da Ikenobo okulundan ayrılmasıyla oluşturulmuştur. Ohara öğretisi genellikle moribana stilini kullanır sığ bir saksı içerisine yerleştirilen çiçekler. Öğreti Batı kültürünün de yavaş yavaş popüler hale gelmesinden dolayı batı'da yetişen bitkileri de kullanmaktadır. 20.yy'da artistik sanatlara verilen önemin de artmasıyla jiyuka stili (serbest stil) geliştirilmiştir. Değişikliklere rağmen İkebana günümüzde üst sınıfı simgeler.
1930'larda İkebana'ya duyulan ilgi daha da artmış ve yaygın hale gelmiştir. Herkesin istifade edebileceği birçok okul açılmıştır. İşgal döneminde bu sanata ilgi duyan yabancı asker eşleri ülkelerine geri döndüklerinde bu sanatın diğer ülkelerde de tanınmasına vesile olmuşlardır. Teshigahara Sofu tarafından 1927 de kurulan Sogetsu okulu, zen-eibana ikebana sanatında yeni bir çığır açarak plastik, yapıştırıcı ve demir materyallerinin kullanılmıştır.
Günümüzde Japonya'da İkebana eğitimi veren yaklaşık 3000 okul bulunmaktadır. Ikenobo öğretisinin ise dünya çapında yaklaşık 60,000 öğretmeni bulunmaktadır. İkebana Japonya'da, çoğu genç kız yaklaşık 15 milyon kişi tarafından uygulanmaktadır.
Ikebana iki ana stile bölünmüştür- yassı saksı modelinde uygulanan moribana ve uzun vazolarda uygulanan nageire.
Sogetsu öğretisi uygulamalarında bir çok örnek model kakei kullandığından ilk başlayanlar için önerilebilir.
Örnek olarak aşağıda basit bir moribana stilini irdeleyebiliriz.
Soldaki modelin tasarım sağ şekilde izah edilmiştir (copyright Sogetsukai Foundation).
Shushi stili 3 ana daldan oluşmaktadır- shin (hakikat) dalı, soe (destek) dalı ve hikae (ılımlılık) dalı.
Selamlaşmak (Ojigi)
Japonlar genelde selamlaşmak için ojigi (eğilerek yapılan Japon selamı) yaparlar. Ojigi dünyaca ünlü ve selam verirken, teşekkür ederken, ayrılırken veya özür dilerken kullanıldığından oldukça kullanışlıdır. �Günaydın� (Ohayou), �Merhaba� (Konnichiwa), �Teşekkür ederim� (Arigatou), �Allahaısmarladık-güle güle� (Sayonara�) veya �Özür dilerim-Pardon� (Sumimasen) derken yapılır. Ojigi�de hafif bir baş eğmesinden, tüm vücudu 90 derece eğmeye varan değişik teknikler vardır. Eğer selamlaşma tatami üzerinde yapılıyorsa ojigi�den önce diz çömülür ve öyle yapılır.
Esas olarak karşınızdaki sizden daha üst biri ise daha içten ve uzun yapılır. Buna rağmen, Japonlar yabancılardan uygun selam kuralları beklemediğinden dolayı hafif bir baş eğmek şeklinde selamlamanız yeterli olacaktır. Bu baş eğerek selamlama beceriksizce yapılan bir ojigi girişimi ile karşılaştırıldığında daha yerinde olur.
Japonlar arasında el sıkışarak selamlaşmak çok nadir görülür, fakat yabancılar için Japonların el sıkmaları (oldukça acemice olsa da) normal bir olaydır. |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:21
Mesaj konusu : |

|
|
Bonsai
Yeşile ve doğaya özel bir ilginiz varsa İkebana ve Bonsai minyatür olarak şehir dışına çıkmadan bu özleminizi giderebilecek iki araçtır. İkebana dünyası edebi olarak 'yaşayan çiçekler' anlamına gelmektedir, ve aktüel olarak kesilerek özel şekillerde hazırlanan çiçeklerin ve bitki saplarının birbirlerine uyumlu bir şekilde yerleştirilmesidir.
Bonsai ise 'saksıdaki ağaç' anlamına gelmektedir ve yaşayan ağaçlara duyulan saygıyı ve bu ağaçların yaşamasını konu alan bir sanattır. Bonsailer minyatür olmalarına rağmen çevremizde gördüğümüz ağaçlardan hiçbir farkları yoktur. Özenle seçilen ağaç dalları, budanarak ve ilgiyle yetiştirilerek minyatür ağaç görünümü kazanır. En güzel bonsailer sığ ve yayvan saksılarda yetiştirilenlerdir. Değişik şekillerde bonsailer bulunmaktadır;
* Süpürge şeklinde
* Şelale şeklinde
* Rüzgara açık şekilde gibi.
Japonların doğaya olan tutkuları yaşamlarına da yansımış ve yıllar geçtikçe bahçeciliğe verilen önem artmıştır. Bonsailer de bu kültürün bir parçasını oluşturmaktadır ve büyük şehirlerde insanların doğaya olan özlemlerini minyatür olarak karşılamaktadırlar. Genellikle bonsailerin iklime ayak uydurmaları çok zordur. Bundan dolayı bonsailerin yetiştirilmesi özel bir ilgi gerektirmektedir, yetiştirilirken ağacın doğal özelliğine , toprağın nemliliğine, seçilen saksının özelliklerine, ışık ve doğal koşullara çok dikkat edilmelidir. Bu koşullar sağlandığında ufak balkonlu bir ev Bonsai koleksiyonu için yeterlidir. En ufak bonsailere verilen isim mame (fasulye) dir. En popüler bonsailer ise yaklaşık boyları 15 cm kadar olanlardır.
Bir bahçıvan için Bonsai yetiştirmek oldukça kolaydır, onlar diğer bahçe işlerinde olduğu gibi bu konuda da profesyonel olmuşlardır. Fakat uzun zaman yetiştirilmiş bir bonsaiyi evinize aldığınızda sizin de aynı profesyonel bir bahçıvan gibi ona bakmanız gerekmektedir. Bunun içinde iyi bir rehber Bonsai yetiştirme kitabına ihtiyacınız olacaktır. Orijinal özellikleri bulunan bonsailerin fiyatları 50.000$ a kadar çıkmaktadır.
Bunraku
Bunraku, diğer bir adıyla Japon Kukla tiyatrosu, dünyadaki en gelişmiş kukla sahnelerinden biridir. Kuklalar oldukça büyüktür- yaklaşık yarım insan boyu kadar- ve ana karakterler 3 kuklacı tarafından yönetilmektedir. Çoğu bunrakunun konusu tarihsel Japon hikayelerinden gelmektedir ve temaları giri ("sosyal sınırlamalar") ve ninjo ("insanlığın çatışmaları") dan oluşmaktadır. Tanınan en ünlü bunraku oyun yazarı Chikamatsu Monzaemon'dur (1653~1724).
Bunraku ismi ningyo joruri den gelmektedir- ningyo kukla joruri ise hikaye anlamına gelmektedir. Kukla oyunları 10.yy'dan itibaren ortaya çıkmıştır. Gezgin kukla sahneleri , oyunlarını Awaji adalarından Seto 'ya kadar taşımışlar, Osaka ve Kyoto gibi büyük şehirlerde de ilgiyle izlenmişlerdir. Böylece tüm Japonya'da meşhur olmuştur.
Bunraku günümüzde kuklaları, müziği ve ulusal hikayeleri birleştiren bir oyun olarak devam etmektedir.Aynı kabuki gibi 1600'lü yıllarda popülerliği çok artmış ve aristokratların oyunu Noh'a bir alternatif olarak halkın ilgiyle izlediği sahneler kurulmuştur.
17.yy da Sanatçı Takemoto Gidayu'nun katkılarıyla çok popüler olmuştur. Chikamatsu'nun Sonezaki'deki Aşk İntiharları (1703, Sonezaki Shinju) oyunu Shakespeare 'in Romeo ve Juliet'ine çok benzemektedir. Oyunların konuları çoğunlukla güncel olaylara değinerek halkın eğitimine de katkıda bulunmuştur. En meşhur bunraku oyunlarından biri de Chuushingura'nın: The Treasury of Loyal Retainers isimli oyunudur(Kanadehon Chuushingura), bu oyun aynı zamanda çoğu Kabuki sahnesinde oynanmış ve bir çok filme de konu olmuştur. Omozukai, yani ana kuklacı, kuklaların kafalarını, sağ kol ve ellerini oynatırken diğer iki kuklacı kuklaların sol kollarını ve ayaklarını hareket ettirirler. Omozukai olmak için kuklacıların yaklaşık 10 yıl deneyime sahip olması gerekmektedir. Omozukai oyun esnasında seyirciler tarafından görülmektedir , aslında oyunun gerçek yıldızı odur, diğer kuklacılar ise giydikleri kostümden dolayı seyirciler tarafından görülemezler. Bayan kuklaların ayakları kimono dan dolayı oyun esnasında görülmemektedir.
Meiji döneminden sonra (1868~1912), Batı kültürünün de popülerliğinin artması ile , bunraku'ya olan ilgi azalmış ve artık devlet tarafından desteklenen sanatsal bir aktivite olmuştur. Tokyo Ulusal Tiyatrosu'nda ve Osaka Ulusal Bunraku tiyatrosunda yaşamına devam etmiştir. Günümüzde Bunraku halen devam etmektedir fakat en önemli sorun kukla oynatan ustaların geçmişteki gibi yetişmemesi ve genç nesilin bu sanat dalının kolları ile uğraşmaya ilgi duymamasıdır. |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:21
Mesaj konusu : |

|
|
Origami
Japon kültüründe diğer birçok öğede olduğu gibi, Oru (katlamak) Kami (kağıt) anlamına gelen iki sözcüğün birleşmesiyle oluşan, Origami kağıt katlama sanatı da Çin kültürü kökenlidir. Çin'de bu sanat 1. veya 2. yy zamanından günümüze kadar gelmektedir. Japonya'daki ilk örnekleri ise Heian dönemine rastlamaktadır (794-1185). Bu dönem Japonya'nın altın çağı olarak da adlandırılır ve gerek artistik gerekse kültürel birçok eserin ortaya çıktığı dönemdir.
Bu dönemde kağıt katlama sanatı festival ve törenlerde süs olması amacıyla oldukça gelişmiştir. Beyaz kağıt gizli ve kutsal öğeleri saklamak amacıyla kullanılırdı ve halen bazı tapınaklarda da kullanılmaktadır.
Esas anlamıyla Edo (1600-1868) döneminde Origami sanatı gelişmiş ve yaratılan yeni kalıplarla halk tarafından da bir eğlence sanatı olarak benimsenmiş ve popülerliği artmıştır. Kabuki ve ukiyo-e gibi sanatların yanında Origami de yerini almıştır. 19.yy.'ın ortalarına doğru 70'e yakın farklı origami tasarımı yaratılmıştır. Fakat Meiji (1886-1912) dönemi ve Japonya'nın modernleşmesi ile beraber, tören ve festivaller için yapılması hariç, origamiye olan ilgi azalmıştır.
1950'nin ortalarına doğru, 1945 Hiroshima atom bombasının patlaması sonucunda Lösemi hastası olan 11 yaşındaki Sasaki Sadako hastalığının iyileşmesi amacıyla turna kuşu origamilerini yapmaya başlamıştır. ( geleneğe göre 1000 adet turna kuşu origamisi yapıp dilek tutulduğunda, dileğin gerçekleşeceğine inanılır).
Sadako bu girişimiyle dünya da barış için de bir sembol olmuştur. Fakat 644 turna kuşu origamisi yaptıktan sonra ölmüştür, arkadaşları onun yerine sayıyı tamamlamış ve cenaze töreninde mezarına turna kuşlarını koymuşlardır. Bu olay Hiroshima'da Dünya çocuk barış günü'nün oluşmasına ve bu günün onuruna Sadako 'nun Seatle'da bir heykelinin yapılmasına vesile olmuştur. Her sene Ağustos ayının 6'sında kutlanan barış gününde, dünya çapında birçok çocuk tarafından yapılan turna kuşu origamileri Hiroshima'ya gönderilir.
Üstteki resimde de görüldüğü üzere halen Japonlar uğur getirdiğine inandıkları yüzlerce turna kuşu ("Tsuru") origamilerini yanyana bağlayıp asarlar ("Senbazuru").
Japon Bebekleri
Bebek yapımı Japonya�da eski çağlardan beri devam eden bir gelenektir. Eskiçağlarda Japonlar dinsel törenler veya krallar ve diğer soylu kişilerin mezarlarına koymak için çamur, kağıt vb. malzemeler kullanarak bebekler yapmışlardır. Bunlara örnek olarak 4 ile 6. yy. arasında çamurdan yapılmış Haniwa�lar verilebilir.
Bebekler daha sonra festival süsü, dinsel adetler, uğur sembolü vb. olarak gelişim göstermiş, ve bugünde Japon kültüründe önemli bir yeri olan geleneksel sanat eserleri içinde yer almışlardır.Aşağıda Japonya�nın ünlü bebeklerinin bazılarının açıklamalarını bulabilirsiniz.
(İsimlerin linkine basarak bir örneğini ayrı bir pencerede görebilirsiniz) Gosho bebekleri başlangıçta İmparatorluk Sarayını süslemek için hazırlanan hediyelerdi.
Kyou bebekleri Kyoto�da üretilirler ve özel olarak işlenmiş muhteşem kıyafetleri ile ünlüdür.Daha çok maiko ve geisha figürleri olarak yapılırlar.
Hakata bebekleri Fukuoka bölgesinde kilden yapılırlar. Bu bebekler özellikle ince detay ve sabır gerektiren bitirme işlemi ile ünlüdür.
Saga bebekleri ilk olarak budist görüntüleri yansıtan heykeltraşlar tarafından yapılmışlardır.
Kokeshi bebekleri Japon bebekleri içinde en tipik olanlarıdır. Silindirik olarak ağaçtan yapılırlar ve Japonya�nın birçok bölgelerinde üretilir.
Daruma bebekleri yuvarlak kırmızı gövdesi, beyaz bir suratı olan fakat göz bebekleri olmayan bebeklerdir. Bu bebekler uzun süre meditasyon yaptıktan sonra ayaklarını kullanamaz hale gelen Zen rahibi Bodhidharma�yı temsil ederler.Daruma bebeklerinin çoğu Gumma bölgesinde el ile yapılırlar. Japonlar genelde bir dilek tuttuktan sonra Daruma bebeğinin yüzündeki bir göz bebeğini boyarlar. Eğer dilek gerçekleşirse diğer gözünü de boyadıktan sonra çöpe atarlar.
Hinaningyou bebekleri Martın üçünde kutlanan Kızlar festivalinde ("Hina matsuri") sergilenmek için yapılmışlardır. Gene buna benzer Mayısın beşinde kutlanan erkek çocuk festivali için Samurai bebekleri de vardır.
Maneki-neko Siyah maneki-nekolara daha çok geisha evlerinde rastlanılmaktadır. Fakat aynı beyaz Maneki-neko gibi, siyah da iş hayatında uğur sembolü olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda Siyah Maneki-neko sağlık beyaz Maneki-neko mutluluğu sembolize eder. Maneki-neko sağ kolu ile para, sol kolu ile bereketi çağırır. Taşıdıkları altın kasesi çağırdıkları para sayesinde elde ettikleri zenginliğin sembolüdür. Günümüzde birçok Japon şirketinin girişinde, iş adamlarının masalarında Maneki-nekolar bolluk, bereket ve kazanç çağırmaktadırlar. |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:22
Mesaj konusu : |

|
|
Japon Kıyafetleri
Kimono
Sözlük anlamı "Giysi" anlamına gelen Kimono Japonya'ya özgü en geleneksel öğelerden biridir. Batı'da tahta kalıplarla basılan Ukiyo-e resimlerinin popülerliği aynı zamanda kimonolara olan ilgiyi de hat safhaya ulaştırmıştır.
Kimonoların birçok çeşidi bulunmaktadır, mevsimsel sezonluk kimonolar, bayanların törenlerde giydiği özel kimonolar, erkekler için dikilen kimonolar gibi.
Nara döneminde (710~94), kosode (küçük kol) olarak adlandırılan giysi, Kimono olan gerçek adını 18. yy'da almıştır. Halen kullanılan kimonolar, Japonya'yı ziyarete gelen turistlerin de ilgisini çekmekte ve kısa süreli de olsa ziyaretçiler Kimono gerçek anlamda giyme fırsatı bulmaktadırlar.
Kadınlar Kimonolarını özellikle geleneksel çay ve ikebana törenlerinde giyerler. Genç kızlar ise furisode olarak adlandırılan çok renkli kolları diğer kimonolara göre daha uzun, parlak Obi(kemer) i olan kimonoları giymektedir. Fabrikalarda üretilen ve basit geometrik şekillere sahip, günlük hayat içerisinde sık kullanılan kimonolara, Edo komon ismi verilmiştir. Düğün ve özel törenlerde ise, tam tersi özel olarak tasarlanan, müthiş görünüme sahip kimonolar tercih edilmektedir. Bunlardan biri de shiromuku'dur , çok kalın kumaşlı, özel işlemeleri bulunan, saç tokası mevcut, geline özel beyaz renktedir. Damat adayı ise üzerinde ailesine ait işareti bulunduran ve habutae ipeğinden özel üretilmiş kimonoyu taşımaktadır. Son zamanlarda düğünlerde damatların batı tarzında da giyindikleri görülmektedir. Ölüm törenlerinde hem erkekler hem bayanlar siyah kimono giyerler.
Kimono Giyimi
yuki - kol
ushiromigoro - Arka ana bölge
uraeri - iç yaka
doura - üst astarsodetsuke - Omuz dikiş yeri
fuki - ön kıvırım
sode - kol bölgesi
okumi - yaka altı miyatsukuchi - Kol altı açık bölge
sodeguchi - kol açıklığı
tamoto - kol cebi
maemigoro - ana ön bölümfuri - Kol altı uzun parça
tomoeri - yaka
eri - yaka
susomawashi - alt astar Geleneksel olarak kimono giyim teknikleri annelerden kızlarına aktarılır, fakat günümüzde bu teknikleri öğreten okullara rastlanmaktadır. Özel ipekten, yünden veya sentetikten üretilen kimonolar kış aylarında giyilmektedir.
İlk önce beyaz çoraplar olan tabi ler giyilir; daha sonra kimononun alt kısmını oluşturan yelek ve etek giyilir,daha sonra kimononun altındakileri tutmaya yarayan nagajuban (bir çeşit iğne) ve datemaki kemeri bağlanır; son olarak kimono giyimi yapılır ve Obi ile bağlanır. En son olarak ise Zori'ler ayağa giyilir, böylece kimono giyimi bitirilmiş olur.
Yukata
İnce, pamuklu yukata ise hem erkekler hem de bayanlar tarafından yaz ayları boyunca giyilmektedir(Diğer ülkelerde çoğunlukla Kimono adı altında satılan ürünler aslında Yukata'dır).
Genellikle bunlarla beraber geta lar giyilmektedir. Günümüzde renkli renkli yukatalar Yaz şenliklerinde birçok genç kızın ve erkeğin giysileri olmaya devam etmektedir.
Ayak Giyimi
Zouri ve Geta Japonya'da en sevilen geleneksel sandaletlerdir. Her ikisi de Y şeklinde bir bantla, ayak baş parmağı ve ikinci parmak sokularak giyilir.
Geta Setta Zouri Pokkuri
Tabi
Japonların geleneksel çorabıdır.Baş parmak ve dört parmak şeklinde ayağa giyilir. Japon sandaletleri ile giymek için tasarlanmıştır.
Gohonyubi
Normal ayakkabıların altına da giyilen ("beş pramak") çorabı. Özellikle parmak araları temas etmediğinden ayak için oldukça sağlıklıdır.
Murakami'nin melankolik öyküsü
Murakami'nin sinemaya uyarlanan tek işinin (eserlerinin sinemaya uyarlanmasını istemeyen bir yazar) kıyıda köşede kalmış kısa bir öykü olması anlamlı. Çünkü o küçük öykü Murakami'nin hayal ve yazın dünyasının bir özeti. ll. Dünya Savaşı sırasında Çin'e kaçan, döndüğünde bütün ailesinin öldüğünü görüp yapayalnız bir varoluşa başlayan, eşini çocuğunun doğumundan hemen sonra kaybeden bir caz tromboncusunun ve onun uzak bir ilişki kurduğu, hayatını babasınınkinin neredeyse bir yansıması olarak geçiren, aynı derecede yalnız oğlunun melankolik öyküsü bu. Oğul Tony Takitani'nin yalnızlıktan kurtulmaya yönelik tek çabası, sürekli güzel kıyafetler satın almak gibi bir tutkusu olan bir kadınla evliliği de, babasınınki gibi kaybetmeyle sonuçlanıyor. Film, lirik yavaş anlatımı, pastel renkli görselliği, Ryuichi Sakamoto'ya ait minimalist ve melankolik müziği ile öyküyü birebir görselleştirmekten daha fazla bir şey yapmaya çalışmıyor. Soldan sağa koyan kamera öyküyü anlatırken bir kitabın sayfalarını çeviriyor sanki, zaman zaman karakterlerin tamamladıkları sakin dış ses yazarın sesine dönüşüyor ve yalnızlığın, modern büyük kent insanının tedavisi olmayan izolasyonunun yarattığı doldurulması imkansız boşluğun duyguların yoğunluğuyla çarpıtılmamış, yalın ve düz bir portresi karşımızda beliriyor.
Murakami'nin Türkçe'ye çevrilen tek romanı en çok satan eserlerinden, ölümle ve aşkın imkansızlığıyla erken tanışan gençleri Beatles müziği eşliğinde anlattığı, adını da Beatles'ın ünlü şarkısından alan "Norwegian Wood/İmkansızın Şarkısı". O da ne yazık ki İngilizce'den çevrilmiş. Keşke Türkiyeli okurların, birçok memleketlisi ve çağdaşı yazardan farklı olarak ulusal ve geleneksel Japon kültüründen çok küresel köyümüzün kültüründen beslenen ve bu küresel köyün ortak dertlerini müthiş incelikli bir üslupla işleyen bu yazarın diğer romanlarıyla da tanışma imkanı olsa. Bir de, onlar İngilizce çevirilerinden değil orijinal dilleri Japonca'dan çevrilseler! |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:22
Mesaj konusu : |

|
|
Yetiştirme:
Nerede olursa olsun, bir Geyşa en az birkaç sanat dalında eğitim görmek zorundadır. Bu eğitim genel olarak birkaç tür geleneksel dans, Şamisen çalma ve birkaç makamda şarkı söylemeyi kapsar.
Geyşa olacak kızlar, küçük yaşta yetişmesi için Geyşa evlerine verilir. Şikomi denen bu kızlar tüm ev işleriyle ilgilenir. Kızlar, disiplin edilmesi için çok ağır şartlar altında çalıştırılırlar.
13 yaşından 18 yaşına kadar olan dönemde kızlar, acemi Geyşa olarak çalışırlar. Bu yaşlardaki acemi Geyşa'lara Tokyo ve çevresinde ''hangyoku'' yani yarı-mücevher, Osaka ve Kyoto çevresinde ''maiko'' yani çocuk dansöz denir. Acemi Geyşa'lık döneminde giyilen özel bir Kimono ve özel bir saç şekli vardır.
Ancak günümüzde acemi Geyşa'lık, Tokyo'da tamamen ortadan kalkmış olup, Kyoto'da ise giderek azalmaktadır. Japonya'da kanun gereği herkesin ilk ve ortaeğitim görmesi zorunludur. Yani bugün Geyşa eğitimi en erken 15 yaşında başlayabilmektedir ki bu yaş eski tarihlerde bir Geyşa'nın ''Maiko'' luktan Geyşa'lığa geçtiği bir dönemdi. Bu yüzden Geyşa evlerindeki kurallar ve uygulamalar eskiye oranla oldukça değişikliğe uğramış, modern sosyal, ahlaki kurallar ve resmi kanunlara uygun hale gelmiştir.
Geleneksel Japon Müziği
Birçok geleneksel Japon müzik türleri(Hogaku) bulunmaktadır.
Bunlardan en önemlileri:
Gagaku:
Çin ve Kore kökenli saray müziğidir. Bu en eski geleneksel Japon müzik türüdür.
Biwagaku:
Bu Biwa adı verilen dört telli gitara benzeyen bir enstrümanla yapılan bir müzik türüdür.
Nogaku:
Noh gösterileri esnasında icra edilen bir müzik türüdür. Genelde bir koro, Hayashi flütü, Tsuzumi davulu ve diğer enstrümanlarla icra edilir.
Sokyoku:
Koto enstrümanı ile yapılan müzik türüdür. Daha sonra Shamisen ve Shakuhachi ile eşlik edilir. Koto 13 telli kanuna benzer bir çalgıdır.
Shakuhachi:
55 cm. uzunluğunda bir flüt ile yapılan müzik türüdür. Çalgının adı eski Japon uzunluk biriminden gelmektedir.
Shamisenongaku:
Shamisen çalgısı ile yapılan müzik türüdür. Shamisen sadece üç teli olan gitara benzer bir çalgıdır, Kabuki ve Bunraku gösterileri genellikle Shamisen eşliğinde yapılır.
Minyo:
Japon folk şarkıları.
Geyşalık Mesleği:
Japonya eğlence dünyasında çalışan diğer kadınlardan farklı olarak, Geyşa'lar mesleklerini ömür boyu sürdürebilirler. İyi bir Geyşa olmak için güzellik ve gençlikten çok, güzel sanatlara ve müziğe olan yetenek, tatlıdillilik ve müşteriyi iyi ağırlama gibi özellikler önemlidir. Bu yüzden ileri yaşlarda da Geyşa'lığı sürdürmek mümkündür. Mesleği bırakan Geyşa'lar genelde, bar ya da restoran açmak gibi, eski işleriyle bağlantılı işler yaparlar. Müşterileriyle evlenip işi bırakan Geyşa'lara da rastlanır.
Geleneksel Geyşa'lık mesleğinde her Geyşa'nın duygusal, cinsel ve ekonomik olarak ilişkide olduğu bir ''danna'' sı yani koruyucusu vardır. Ancak günümüzde koruyucuya sahip olmak ya da olmamak Geyşa'nın kararına kalmıştır.
2. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde Geyşa olarak yetiştirilmiş bir kızın, Geyşa'lık seviyesine gelebilmesi için ''mizuage'' töreni yapılırdı. Mizuage töreninde Geyşa, tam bir eğitim aldıktan sonra hatırlı bir müşteriye çok büyük paralar karşılığında bekaretini verir; çoğunlukla aldığı paranın büyük kısmını kendini yetiştiren Geyşa evine eğitim masrafları olarak öderdi.
Bugünkü Geyşa evlerindeki kurallar çok sıkı değildir. Sadece müşterilerden alınan bahşiş ve hediyelerle bile geçinmek mümkün hale gelmiştir. Bu yüzden bütünüyle Geyşa evine bağlı olarak çalışanların sayısı azalmaktadır |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:23
Mesaj konusu : |

|
|
Noh ve Kyogen
Noh bilinen en eski tiyatrodur. Geleneksel Çin sanatından ve geleneksel Japon halk oyunlarından (dengaku) yaptığı alıntılarla sarugaku olarak da bilinen Noh 14.yy. çok büyük ilerleme kaydetmiştir. Büyük tapınak ve ibadet yerlerince desteklenen oyunlar daha çok dini tören havasında geçmekteydi. Ünlü oyuncu ve yazar Kannami ve onun oğlu Zeami nin 14.yy'da yaptıkları değişikliklerle Noh günümüzdeki halini almıştır. Shogun Ashikaga Yoshimitsu (1358~1408) için oynanan oyunla , shogun'un da desteğini arkasına almış ve yüksek sosyal sınıf tarafından desteklenmiştir. Zeami günümüzde halen oynanmakta olan birçok eser yazmıştır, bunlara tanınan klasiklerinden Takasago ve Izutsu da dahildir. Noh aristokrat kesimi ve Budizm’i işlerken , Kabuki güncel konuları ve Shinto felsefesini işlemektedir.
Sivil savaş dönemlerinde (1467~1568) Shogun sanatsal aktivitelere zaman ayıramasa dahi diğer kesim Noh'a sahip çıkmış ve oyunları izlemeye devam etmiştir. Barış dönemi geldiğinde Noh tekrardan Shogun tarafından ilgiyle takip edilmiş , ve bu dönemde Hideyoshi ve daha sonra Ieyasu sergiledikleri oyun performansları ile meşhur olmuşlardır.
Aristokrat kesime hitap eden Noh oyuncuları yeni oyunculara müzik ve dansları öğretemediler bu da Noh'a olan ilgiyi düşürdü. Daha sonraları Edo Dönemi'nin sonuna doğru(1600~1868), askeri sınıfın yavaş yavaş gücünü kaybetmesi ile Noh ve Kabuki Halk tarafından tekrar ilgiyle izlenmiştir. 1867' de Shogunluğun kaldırılması ile Noh mâli sıkıntı içerisine girmiştir. Fakat Meiji döneminden (1868~1912) sonra yapılan reformlar ile yeni sponsorlar bularak yaşamına devam etmiştir.
Çoğu Noh sahnesi kapalı alanda kurulsa da kullanılan dekor ve malzemelerle dışarı havası verilmektedir. Sahnede ise, shi-te en önemli oyuncudur ve sahnenin ortasında yer almaktadır, yardımcı roldeki oyuncu tsure sahnenin solunda , diğer oyuncu ise waki sahnenin sağında yer alır.
Oyun esnasında 3 veya 4 müzik enstrümanı oyuna parçaları ile eşlik eder. Her çalgıcının sahnedeki yeri farklıdır. Oyun iki ana oyuncunun sahnedeki rollerini bitirmesi ve yerlerini değiştirmeleri ile son bulur.
Ana oyuncunun rolü çeşitli maske ve çok detaylı hazırlanmış kostümlerle desteklenmiştir. Başroldeki oyuncu sahneye en son çıkar , karanlığın içinden çıkıp ana sahnede belirir. Olduğundan daha iri gözükebilmek için en az 5 kat giysi giymiştir. Genellikle oyunun ortalarına doğru kendini göstermek amacıyla maskesini çıkarır. Oyun esnasındaki sesler , diyaloglar , müzik ve danslar performansı etkileyen en önemli faktörlerdir. Kullanılan dil ve oyun için yazılan şiirler tüm Japon halkının anlayabileceği şekildedir. Fakat aynı Kabuki de de olduğu gibi hikayelerin anlatımında estetiklik kazanması amacıyla daha ağır ve zor bir dil kullanılmaktadır. Kyogen Japonya'nın geleneksel komedisidir. Noh'dan ayrı olarak kendi gelenekleri vardır, fakat uzun Noh dramalarında seyircilerin sıkılmamalarını sağlamak amacı ile Noh oyunu aralarında gösterildiğinden genellikle Noh ile beraber sınıflandırılarlar.
Kyogen esnasında büyük bir ustalılkla yelpaze kullanılabilir. Bunun amacı bıçak, testere, mızrak, Sake şişesi, tabak vb. objeleri ifade etmektir.
Noh oyunlarında beş karakter bulunmaktadır, bunlar: tanrılar, savaşçılar, güzel bayanlar, diğer tipler(genellikle modern tipler veya deli kadın) ve son olarak cinler. En popüler Noh oyunlarından biri 11.yy. hikayelerini konu alan Aoi Hanım'dır .
Kabuki'de olduğu gibi oyunu baştan sona takip etmek büyük dikkat gerektirmektedir. Roller oldukça uzundur, ayrıca oyun çoğu zaman araya Kyogen skeçleri ile kesilmektedir. Bazı zamanlar Noh gösterileri özellikle korku verici maskelerden (ör: hannya ) dolayı çocuklar tarafından yadırganmaktadır. Fakat Japonya seyahatinizden sonra tanıdıklarınıza iyi bir hediye almak istiyorsanız Noh maskeleri iyi bir tercih olabilir.
JAPON ÇAY SERAMONİSİ
Dünyada “çayın babası” olarak bilinen Dharma’dan yola çıkarak yüzyıllar içinde çeşitli evrimler geçirip günümüze kadar ulaşan çay geleneği, Japonya’da çay seramonisi adı altında işlenmeyi sürdürüyor. Günlük çay ritüellerini felsefeleriyle harmanlayarak kültürlerine yansıtan Japonlar, çay içme ve ikram etme eylemine, kattıkları estetikle başlı başına bir sanat, düşünsel zenginlikle başlı başına bir ayin boyutu kazandırmışlar.
Tipik bir Japon evinin özel dizaynlı bahçesinin en sade bölümünde sadece çay törenlerinde kullanılmak üzere özel tasarlanmış Hoshoan adı verilen küçük bir ev bulunur. Alçakgönüllü olma esasını hatırlatmak amacıyla ancak eğilerek girilebilecek kadar küçük tutulmuş kapısından bu eve girerken erkeklerin silah, bayanların da zinet eşyaları ile girmeleri yasaklanmıştır. Bu yasak, dünya zenginliği ve gücünden arınarak tevazuya bürünmeyi simgelerken, eşya ve detaya boğulmadan döşenmiş ev de bunu destekler nitelikte son derece sade çizgilere sahiptir.
Japon çay seramonilerinde her mevsim için farklı kaseler ve araçlar kullanılmaktadır. Törenlerde kama (çaydanlık), chasen (çayı karıştırmak için kullanılan bambu fırça), chawan (çayın sunulduğu kase), chakin (peçete) gibi araçlar kullanılırken sunulan çay en taze çay yapraklarının öğütülmesiyle elde edilen meşhur yeşil çaydır.
Ev sahibi ile misafir arasındaki ilişkinin, birbirlerini son görüşleri, birbirlerine son hizmetleriymişçesine özen ve hürmete dayandırıldığı Japon çay seramonisi, Japon inceliğinin hayata gelmiş en güzel örneklerinden biridir. |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:25
Mesaj konusu : |

|
|
Japonya: Adalar ülkesinin mutfağı
Dünyada bir trend haline gelen 'sushi', Japon mutfağının en çok sevilen yemeği. Dünyanın neresine giderseniz gidin karşınıza mutlaka ayaküstü yenen yemekler hazırlayan veya lüks olarak sınıflandırılan Japon restoranları çıkar. Sushi ve diğer ünlü Japon yemeklerini tatmamak, ardından da yayınlamamak olmaz dedik ve Japon restoranı Yutaka'da keyifli bir çekim yaptık. İşte Japonların mutfak kültürü ve en çok sevdiği yemekler...
Nabeyaki udon Japon mutfağı karakteristik özellikleriyle dünyanın en gözde mutfaklarından biri. Çin mutfağından etkilenmiş olsa da kendi özgün yapısını yaratmayı başarmış. Özgün yapısının oluşmasında coğrafi özelliklerinin çok büyük etkisi var. Oldukça az ekilebilir toprağa sahip olan Japonya'nın bu özelliği direkt olarak mutfağına da yansıyor. Bu durum mutfakta kullanılan hammadde çeşitliliğini etkiliyor. Tarımın yanı sıra hayvancılığın da çok yaygın olmaması, Japon insanını dört bir yanını çevreleyen denize yöneltmiş. Deniz ürünlerinden hazırlanan yemeklerin zenginliği de bunu kanıtlıyor. Balık ve diğer deniz ürünleri hemen her yemekte kullanılıyor. Deniz, Japon insanı için adeta bir kurtarıcı. Doğanın toprakta kısıtlı verdiğini, deniz cömertçe sunuyor.
Dünyanın sayılı balıkçı ülkelerinden biri olan Japonya'da balık ve deniz ürünlerinin dışında denizden çıkan her şey değerlendiriliyor. Başta yosun olmak üzere çeşitli deniz bitkileri yenecek hale getiriliyor. Dünyada en çok bilinen Japon yemeklerinden 'sushi'nin de ana malzemelerinden biri olan yosun.
Sushi Dünya bayılıyor!
Sushi'nin yapımı Japonya'da şehirden şehire farklılık gösteriyor. Kimi şehirde yosuna sarılırken kimi şehirde ise köfte şeklinde form verilen pirincin üzerine deniz ürünlerinin yerleştirilmesiyle hazırlanıyor. Sushi çeşitlerinden bazıları ise şöyle; bir dilim balığın köfte formlu pirincin üzerine yerleştirilmiş şekline 'Nigari sushi' deniyor. Her zaman çift olarak servisi yapılan bu çeşit, soya sosuna batırılarak yeniyor. 'Maki sushi', ince şeritlerden oluşan balık ve sebzelerin, pirinç ile rulo yapılarak kurutulmuş ve kızarmış yosuna sarılmasıyla hazırlanıyor. Wasabi ve soya soslarıyla birlikte servisi yapılıyor. Kısacası sushi basit bir temele dayanıyor ve sonsuz bir çeşitliliğe sahip.
Japonların derin ve köklü bir şekilde doğaya olan hayranlıkları göz önünde bulundurulursa yemeklerinin görünümüne verdikleri bu değer kolayca anlaşılabilir. Japon insanının bu görsellik düşkünlüğüne en çok mutfağında şahit oluyoruz. Bir tablo güzelliğinde olan Japon yemeklerinde tattan çok estetik ön planda. Yemekler son derece rafine bir güzelliğe sahip. Zengin bir görsellik ile kültürün ürünü olan Japon yemeklerinin sofraya gelmesi ve yenmesi de adeta bir tören havasında gerçekleşiyor. Geçmişten gelen bu alışkanlıklara Japon insanı halen sıkı sıkıya bağlı.
Yeme alışkanlıkları
Japon yemeklerinin çoğu az pişmiş veya çiğ yeniyor. Süt ve süt ürünleri ise Japon mutfağında hiç yer almıyor. Japonya'da soya yağının yanı sıra ayçiçek ve mısır yağları da kullanılıyor. Bizim bildiğimiz anlamda tatlı kültürünün olmadığı Japon mutfağında meyveler kızartılıp yeniyor.
Baharat karışımları leziz yemekler için çok sık kullanılan katkılardan biri. Adeta bir kimyager havasında hazırlanan bu karışımlar, yemeklere kendine özgü bir tat kazandırıyor. 'Shichimi togarishi' Japonlara özgü baharat karışımlarından biri. 'Yedi baharat biberi', 'Yedi lezzetli baharat' ya da 'Kırmızıbiber karışımı' gibi adlarla da tanınan bu çeşni, ufalanmış kırmızıbiber, kaba öğütülmüş sansho biberi, kırılmış portakal kabukları, haşhaş, beyaz susam ve kenevir tohumlarıyla birlikte küçük bir parça nori (bir tür kurutulmuş yeşil deniz yosunu olup Uzakdoğu ve batıda ince yapraklar halinde satılıyor) ile yapılıyor. Bu malzemelerin karışımından aromatik, son derece acı ve alacalı kahverengi renginde bir çeşni oluşuyor. Japon mutfağında erişte, çorba ve pirinç gibi yiyeceklere lezzet katmak için kullanılıyor.
Genel bir bilgiden sonra sıra Japon restoranı Yutaka'da fotoğraflarını çektiğimiz yemeklerin tariflerini vermeye geldi.
Geleneklere olan bağlılık
Japonya'da misafirler halen geçmişi yüzyıllar öncesine uzanan bir konukseverlikle karşılanıyor. Eve gelen misafirler ayakkabılarını çıkardıktan sonra, ev sahibi tarafından yer masalarına oturtuluyor. Misafirin oturtulduğu yer çok önemli. Sandalye kullanılması gereken durumlarda ise konuklar 'Kamiza' adı verilen sandalyeye oturtuluyor. Bu sandalye, odanın girişine uzakta ve en güzel manzarayı gören bir konuma sahip oluyor.
Yemekte çatal, bıçak yerine 'chopstick' adı verilen çubuklar kullanılıyor. Bu çubuklar, tabağın önündeki küçük kayıklar içine, kirlendiğinde de tabağa veya masa üzerine değil, yine bu küçük kayıkların içine konuluyor. Eğer çorba ikram ediliyorsa, içindeki katı malzeme çubuklar yardımıyla yenildikten sonra, çorbanın suyu doğrudan kâseden içiliyor. Bazı evlerde çorba içmek için seramik bir kaşık da veriliyor. Çorbanın içinde makarna (noodle) varsa, bunu çekerek yemek ayıp karşılanmıyor.
Japonların milli içkisi 'sake', uçuk sarı renkte, fermante edilmiş pirinç. Bu içecek küçük porselen veya cam bardaklarda ılık servis yapılıyor. Sake veya Japon birası içerken herkesin birbirinin bardağını doldurması da bir görgü kuralı.
ÇAY TÖRENİ
Japoncada çado, sado veya ça-no-yu, 'çay töreni' anlamına geliyor. Kökleri, Zen Budacılığı ilkelerine, gündelik yaşamın sıradan güzelliklerine duyulan sevgi temeline dayanan geleneksel bir tören. Her şeyin belirlenmiş kurallara uygun olarak yapıldığı, gösterişli bir konuk ağırlama biçimi. Çayhane denilen özel bir odada yapılan çay töreni, ev sahibinin çay takımlarını getirmesiyle başlıyor. Konuklara özel şekerlemelerin sunulmasından sonra toz halindeki çay yaprakları sıcak suyla karıştırılıyor. Ardından çay yavaş hareketlerle dağıtılıyor.
Genellikle açık ve köpüklü olan bu çayın tadı hafif buruk. Belirli günlerde daha koyu bir çay olan 'koiça' yapılıyor. Şekerleme ve çayın üzerine çoğu kez hafif bir yemek yeniyor. Çay bittikten sonra konuklar çay töreninde kullanılan eşyaya ilişkin sorular sorabiliyor. Çay takımlarının odadan taşınmasıyla tören son buluyor. Çin'de ortaya çıkan çay töreni, Japonya'da ilk kez Komakura döneminde Zen keşişlerinin uzun meditasyonlar sırasında uyanık kalmak için çay içmeleriyle başladı. Bu uygulama daha sonra Zen mezhebinin kurucusu Bodhidharma'nın anısına düzenlenen ayinlerin bir parçası haline geldi. 15. yüzyılda ise yakın dostların dışa kapalı bir ortamda bir araya gelerek çay içtikleri bir toplantıya dönüştü. Çay töreninin en ünlü ustası, 16. yüzyılda askeri diktatör Toyotomi Hiyedoşi'nin sarayında yaşayan Sen Rikyu. Sen, çay törenini Japonya'da günümüzde de yaygın olan ve "yalınlık", "sessizlik", "gösterişten arınmışlık" anlamlarında "vabi" denen bir tarzda düzenlerdi.
Duygu İfadeleri
Karşısındaki kişi ile konuşurken, karşısındaki ile çatışmaya girmemek ve uyum içinde olmak amacı ile Japonlar kendi görüş ve duygularını gizlerler ve dolaylı olarak kendilerini ifade ederler. Bu sebepten dolayı karşınızdaki şok edecek veya rahatsız edecek hareketlerden kaçının. Japon gülüşü:
Mutluluk göz ve ağız ile yapılan hafif bir gülümseme ile ifade edilir. El, vücut ile veya yüksek ses ile mutluluk ifadesi göstermekten kaçının.
Bununla birlikte mutluluk ifade eden gülümseme ile sıkıntı veya rahatsızlığı ifade eden gülümsemeyi birbirine karıştırmak çok kolaydır. Bu yüzden gülümseyen bir Japon’un her zaman mutluluk ifade etmeyebileceğini unutmayın.
Kızgınlık, sinirlenme:
Japonlar özellikle bir topluluk içinde karşısındakine kızsa bile çok nadir olarak açık olarak kızgınlıklarını gösterirler. Kendilerinin yüzde yüz haklı olduklarına inansalar bile karşısındaki kişiyi sakinleştirmek için özür dilerler.
Bir kişinin sinirlenip kendini kaybetmesi çocukça kabul edilir, bu sebeple Japonların çoğu sinirlendiklerinde otomatik olarak sinilerini bastırmayı tercih ederler.
İki kişi analaşmazlık içine girer veya bozuşurlarsa bunu tartışarak veya beraber içki içmeye giderek dostluk çerçevesi içinde çözmeye gayret ederler.
Üzüntü:
Kızgınlık göstermek her ne kadar kötü ise, Japonların üzüntülerini ifade etmek için oldukça usta yolları vardır.
Bir Japon’un toplumda yetişkin olarak kabul görmesi için acı ve üzüntüsünü hafif bir gülümsemenin arkasına gizlemesi gerekir. Buna “kao de warau kokoro de naku” (Yüzü gülüyor fakat kalbi ağlıyor).
Erkeklerin üzüntülerini gizleme ve duygularını kontrol etmeleri beklenmesine rağmen bir erkeğin ağlaması doğal olarak karşılanabilir. Buna “otokonaki denir, aslında bir erkeğin göründüğü kadar soğuk ve duygusuz olmadığını gösterir.
”Morainaki” “sempati ile ağlama” anlamına gelir ve zayıflıktan ziyade insan duygusu belirttiği için doğallıkla karşılanır.
Eğer yaşlar içinde ağlayan bir Japon görürseniz bu her zaman o kişin üzüntülü olduğu anlamına gelmez. Bu büyük bir mutluluk göstergesi de olabilir ve “ureshinaki” denir.
Telepati:
Utangaç, sessiz olmak Japonya’da bir fazilet olarak görülür, özellikle söz konusu romantik duygular ise.
Bir kişinin isteklerini açık olarak söylemesi en iyi şekli ile saflık en kötü şekli ile kabalık olarak karşılanır. Bunun sebebi ise teklifi yapacağınız kişiyi zor duruma düşürme ihtimalinizdir.
Japonlar sessiz iletişime oldukça duyarlıdırlar. Bir şeyi açık olarak söylemek yerine usta ifadeler ile karşısındaki kişiye aktarırlar. Birçok Japon için iletişim kurmak için konuşmayı değil duyguları ve telepatiyi tercih ederler. Aynı şekilde karşısındaki kişinin kendini söz ile değil telepatik olarak anlamasını beklerler.
Japonlar direk olara “hayır” demekten nefret ederler bunun yerine “kangaete mimasu” (“bu knuyu bir düşüneyim”), “zensho shimasu” (“bu konuda ne yapabileceğime bakacağım”), veya “ saa...sore wa chotto...” (“hmm, sanırım bu pek kolay olmayacak”) şeklinde sözler kullanırlar. Bu aslında nahoş durumlardan kaçınmak amacı ile yapılır, fakat her şeyi açık açık söylemeyi tercih eden batılılar tarafından oldukça sıkıcı olan bir durumdur.
Bazen konuşma esnasında Japonlar bir anda kafalarını evet şeklinde sallayan dinleyici durumuna geçebilirler, bu konuşan kimsenin karşısındaki Japon’un her şeyi tasdiklediğini zannetmesine yol açabilir, fakat aslında tam tersi oluyor olabilir. Japonlar ile anlaşabilmek için sürekli olarak uyumlu ilişkiler kurmaya, tartışmalardan kaçınmaya ve onların duygularını antma biçimini anlamaya çalışmanız gereklidir.
Unutmayın ki, o anlaşılmaz gülümsemenin arkasındaki Japon, bizler gibi bir insandır... |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:27
Mesaj konusu : |

|
|
Japon Bahçesi
Japon kültüründe önemli yeri olan Japon bahçesi hakkında ilk tarihi bilgiler “Nihon-Shoki”ye (Japonya Tarihi) dayanır. Buna göre, ilk bahçe altıncı yüzyılın başında, imparatorluk ikametgahında düzenlenmiştir. Burada, Budist evreninin merkezinde yer alan sembolik Sumeru Dağı'nın minyatür taklidi inşa edilmiştir. Kesin şekli ve düzenlemesi bilinmemesine karşın, bu şaşırtıcı ve ilkel yatay tepe, Japon kültürünün önemli bir parçası olan güzel bahçelerin atası olarak kabul edilmiştir.
620 yılında, önemli bir Budist hamisi ve ileri gelenlerinden olan Saga-no-Umako'nun sarayında, bir bahçe düzenlenmiştir. Bu bahçede, yapay gölün ortasında bir adanın varlığı belirtilmektedir. Ada kavramı, bir özellik olarak bu tarihte kabul edilmiş gibidir. Sözü edilen “shima” (ada) kelimesi de sekizinci yüzyıla kadar “bahçe” anlamında kullanılmıştır.
Dokuzuncu yüzyıldan önce yapılmış olan bir çok bahçe, bugün sadece tarihi ve edebi kaynaklarda yaşamaktadır. Buna rağmen, bu bahçelerin esas özelliğinin, Japonya'nın hırçın ve fırtınalara açık okyanus kıyılarının göl veya havuz biçiminde sembolize edilmiş olduğunu kanıtlamaya yeterli belge vardır.
Taşlar ve kayalıklar, su çizgisinde zıtlığı yaratmak için, ustalıkla düzenlenerek çeşitli sakin koylar veya denize uzanan burunlar oluşturulmuştur. Çeşitli su kuşu türleri de bu manzaraya canlı süsler olarak eklenmişlerdir.
Sonraki yüzyıllarda da bahçe düzenlenmesinin gerekli kıldığı esaslı özellikleri değişmeksizin devam etmiş olmasına karşın, ihtisaslaşma ve gelişmenin biraz daha arttığı görülmektedir. Önceki dönemlerin, basit, genel anlamda belirsiz deniz manzarası tasarımı geliştirilmiştir. Özel anlamı olan, iyi bilinen yöreler de model olarak alınmış veya bahçelerin tasarımında başlangıç noktası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yüzyıllar boyunca gözlenen çeşitli gelişmeler ve iyileşmeler sırasında birçok değişiklikler de olmuştur. Bununla birlikte, bahçe tasarımında deniz manzarası her zaman temel ilham kaynağı olmuştur. Bahçenin büyüklüğü ne kadar olursa olsun, deniz manzarasının düzenlenmesinde esas olan kurallar, sonraki çağların klasik örneklerinin düzenlenmesinin de esasını oluşturmuştur. Kaynaktan beslenen bir havuzun çevirdiği yapay dağ sistemi bahçeler için esas olan bir kombinasyondur.
Japon Bahçesinde Bulunan Bazı Öğeler
- Sekitoroo (Taş Fener): Çin'den Kore'ye, oradan da Japonya'ya Budizm’le birlikte gelen taş fenerler önceleri Budist tapınakların önüne adak olarak konulmuşlardır. Heian Döneminden sonra kutsal mekanlarda kullanılmaya başlanan taş fenerler, daha sonraları bahçelerde dekoratif obje olarak da yer almıştır.
- Sekitoo (Taş Kule): Sayıları 3 ile 13 arasında değişen taşların, üst üste konulmasıyla oluşturulur. Taşların ilk sırasının dört tarafında birer Buda kabartması veya Budist metinlerden alıntılar bulunur.
- Azumaya (Doğudaki Ev): Duvarsız olarak sadece dört ahşap sütunun üzerine inşa edilen sivri çatılı bu yapılarda "Çay Töreni" düzenlenmektedir.
sahne sanatları
Geleneksel Japon Tiyatrosu:
Japonya'da üç tür geleneksel tiyatro vardır. Noh adı verilen tiyatro türü 14. yüzyılda kendini göstermiştir. Sahne düzeni oldukça sadedir, oyuncular maskelerle sahneye çıkarlar, replikler şarkı biçiminde söylenir, hareketler çok ağırdır. Tarihi kostümler giyilir. İkinci geleneksel tiyatro türü kabuki'dir. Kabuki'de Noh'dan farklı olarak kılıç dövüşleri, coşkulu danslar gibi oldukça hareketli sahneler vardır. Pekçok olay arka arkaya sahnelenir. Kostümler oldukça renkli ve gözalıcı bir ayrıntıya sahiptir. Kar fırtınası, şimşek gibi sahneler özel efektlerle sahnelenir. Üçüncü geleneksel tiyatro türü ise bunraku'dur. Kukla tiyatrosu bunraku 16. yüzyılda kendini göstermiştir. ½ ölçeğindeki kuklalar gerçeğe çok yakındır. Her kukla izleyicilerin de gördüğü üç sanatçı tarafından oynatılır. Bu üç tiyatronun benzerliklerine gelince, gerek Noh'ta gerekse Kabuki'de bütün roller erkekler ya da erkek çocuklar tarafından oynanır. Oyunların konuları birbirine çok benzer. Müzik hepsinde büyük önem taşır. Bunraku'da oyunun tamamı şarkıcılar tarafından anlatılır, diğer iki türde de bazı bölümler anlatılarak geçilir. Oyunlardaki özel efektler, flüt, davul, 13 telli koto, üç telli şamisen başta olmak üzere çeşitli enstrümanlar kullanılır.
Okyanusya’dan Japonya’ya etnoloji
Osaka’daki Ulusal Etnoloji Müzesi Pasifik halklarının kültürlerini tanıtan renkli bir mekan.
Milliyet Sanat Japonya’nın Ulusal İnsan Bilimleri Enstitüsü alt kuruluşlarından biri olan Ulusal Etnoloji Müzesi, Osaka kentindeki Senri Expo parkının içinde yer alır. Ulusal Etnoloji Müzesi hem etnoloji ve kültürel antropoloji araştırmalarının yapıldığı bir araştırma merkezi hem de bir müze. Müzenin amacı, koleksiyonu ve sergileri vasıtasıyla dünyadaki kültürlerin, toplumların ve insanların anlaşılmasını sağlamak. Yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen veriler müzede sergileniyor ve sergileme sırasında tamamen tarafsız davranılır. Başka bir deyişle, bir kültürün diğerinden üstün ya da daha önemsiz olduğu değil, hepsinin yeryüzünde eşit olduğu anlatılır ziyaretçiye.
Ulusal Etnoloji Müzesi’nin bugünkü haline gelmesi hem düşünce hem de yapım aşamasında yıllar almış. Müzenin kurulması ilk önce 1935 yılında düşünülmüş, ve çeşitli çalışmalardan sonra 1974 yılında kurulmuş. 1977 yılında 28 bin 778 metrekarelik müze binası ve çevre düzenlemesi tamamlanmış ve açılış töreni yapılmış.
Müzede Okyanus kültürleri, Amerika, Avrupa, Batı Asya, Müzik, Dil, Güneydoğu Asya, Doğu Asya (Japon Kültürü) ile ilgili bölümler açılmış. 1979 yılında var olan sergi salonuna ek olarak bin 272 metrekarelik sergi salonu tamamlanmış ve böylece yeni kültürlere ait bölümler de halka açılmış. İlerleyen yıllarda müzeye yeni sergi salonları eklenmiş, müze içinde yenilenmeler olmuş ve şimdiki haliyle 2004 yılında ziyaretçilerin karşısına çıkmış. Aynı sene araştırma projeleri hazırlayarak ve destekleyerek dünya kültürlerinin anlaşılmasını sağlamayı amaçlayan Kültürel Kaynakları Araştırma Merkezi de müze bünyesinde hizmete girmiş. Yine müzede yer alan Japon Araştırma Merkezi ise, dünyadaki belli başlı bölgelerin kültürünü ve sosyal yapılarını, şu andaki durum ve geleceklerini inceler. |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:30
Mesaj konusu : |

|
|
J-pop ya da Japon pop müziği ile popüler Japon şarkıları olan enka, Japon müziğinin en sevilen türleridir. Amatörlerin şarkı söylemelerini destekleyen karaoke şimdi tüm dünyaya yayılmıştır. Japon çizgi resimli öyküleri ve animasyon filmleri de dünyadaki genç kuşak tarafından iyi bilinmektedir. Astro Boy, Doraemon, Pokemon ve Spirited Away popüler eserler arasında yer almaktadır.
Japonya'da Din ve Felsefe
BUDiZM
Budizm 'in kurucusu Buda (Guatama, Gotama) ( MÖ.563 - 483 ) Kuzey Hindistan 'da Lumbini koruluğunda doğmuş bir filozoftur. Buda “aydınlanmış” anlamına gelir. Budizm ' in en güçlü yayılma dönemi Hint Hükümdarlarından Aşoka (MÖ. 273 - 236) zamanına rastlar. Aşoka zamanında Budizm ' Hindistan, Seylan,Suriye,Mısır,Makedonya ve Yunanistan 'a kadar yayılmıştır. Aşoka 'dan sonrada yeni Krallar Budizm 'e girmiş yayılmasını sağlamış hatta Çin,Moğolistan ve Japonya 'nın ileri gelen devlet adamlarının Budizm 'e hizmet etmesini sağlamışlardır.
Budizm ' MS 1.yy Türkistan , 4. yy da Kore , 6.yy da Japonya ve 7.yy da ise Tibet'te yayılmaya başlamıştır. Günümüzde Güney,Doğu;Güneybatı ve Orta Asya 'da çok sayıda taraftarı olan Budizm ' Avrupa ve Amerika 'da da yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır.
Budizm 'de inanç ve ibadet
Budizm 'de inancın temeli “ Buda 'ya sığınırım, Dhamma 'ya (dine,doktrine) sığınırım, Sangha 'ya sığınırım (Rahipler Cemaati,dünyanın en eski bekar rahipler topluluğu)” cümlesi oluşturur.Bunlardan birini inkar eden kişi budist sayılmaz ve Budizm 'e girmek için yukarıdaki cümleyi söylemek gerekir. Sangha 'ya giren rahip ve rahibeler evlenemezler.
Budizm ' de mabetlere “Vihara” denir. Budistler Karma- Ruhgöçü 'ne inanırlar. Vihara da ayda 2 kez bir araya gelen rahipler yaptıkları hataları itiraf ederek benliklerini öldürürler. Bazı dinlerde olduğu gibi Budizm 'de de bir kurtarıcı bekleme inancı vardır. Kurtarıcının isma Metteya veya Maitreye ' dir. inançlarına göre Metteya tüm dünyayı düzeltmek olarak gelecek ve Buda ' nın tamamlayamadığı dini tamamlayacaktır.
İbadet Stupa denilen mabetlerde yapılır. Stupalar helezoni yapıda inşa edilmiştir. ibadet için Stupaya giren Budist önce Buda 'nın heykeline saygı gösterisi yapar; O 'na çiçek ve tütsü sunar, Budistler kendi evlerinde de bir köşede korudukları Buda heykeline tazimde bulunarak,ibadet ederler. İbadetlerinde klişeleşmiş dua ve söz yoktur.
Budizm 'in kutsal ziyaret yerleri ;
Budanın doğum yeri (Lumbin)
Aydınlanma yeri (Bodhi Gaya)
Buda ' nın ilk vaaz verdiği geyik parkı (Sarnarth 'da)
Buda 'nın öldüğü Uttar_Prades şehri,
Ganj nehri
Kutsal Kitapları
Budistler Buda 'nın vaazlarının Pali - Kanon adlı bir kitapta toplandığına ve 400 yıl kadar sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığına inanırlar. Budizm 'in kutsal kitabı üç sepet anlamına gelen “Tripitaka veya Tipitaka 'dır”.Tripitaka da;
Vinaya Pitaka
Sutta Pitaka
Abhidhamma adlı bölümler bulunur.
Bu kitaplarda rahip ve rahibelerle ilgili kurallar, ayin usulleri, beslenme,giyinme, Buda 'nın hayatı,konuşmaları,vaazların yorumu,Budizm ' felsefesi vb ayrıntılı bir şekilde anlatılır.
Budizm 'de Mezhepler
Budizm ' başlıca iki büyük mezhebe ayrılır: 1- Hianayana , 2- Mahayana
1 - Hinayana (Küçük Araba)
Kişinin kendisini kurtarmasını esas aldığı için böyle isimlendirilmiştir. Bu mezhep Seylan ve Güney Asya 'da yayılmıştır. Mensupları saf Budizm 'e yani Budanın asıl telkinlerine kendilerinin muhatap olduklarını iddia ederek Mahayana koluna bağlı olanları sapkınlıkla suçlarlar.
2 - Mahayana ( Büyük Araba)
Toplumu bir bütün halinde ele alarak herkesin kurtuluşa ermesini amaç edinmişlerdir. Onlara göre Budizm ', herkese cevap vermeli, herkesin ihtiyaçlarını gidermeli, doktrinleri basitleştirerek halkın anlayacağı bir seviyeye getirilmelidir. Budizm 'in bu kolu başka din ve doktrinlerden yararlanmakta sakınca görmez. Bu mezhebe göre Nirvanayı gerçekleştiren herkes Buda unvanını alır. Ve ihtiraslarının esiri olarak dünya zevklerinin arkasından koşmaz. Mahayana mensupları,”hata yapabilirim” diye faaliyetleri askıya almanın karşısındadır. “Bu yüzden pişmanlık duymaya lüzum yoktur” derler Mahayana 'ya bağlı kişi kendini kurtuluşa hazırlayabilmek için şü hususlara dikkat etmek zorundadır:
Cömertlik
Olgun manada bilgelik
Budizm 'in ahlak kurallarına bağlılık
Meditasyon
Karşılaştığı olumsuzluklara sabır göstermek
Hiç usanmadan sürekli bir gayret içinde olmak
Bu sayılan özellikleriyle Mayayana Budizm 'i dünyanın bir çok bölgesinde yayılma imkanı bulmuş,adeta misyonerli bir hüviyet kazanmıştır.
BUDA VE ÖĞRETiSi
Buda 'nın öğretisinin baslıca özelliği; Buda 'nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yasantısal deneyimle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda 'nın yasadığı dönemde Budizm ' bir din, Buda da bir peygamber değildi.
Şimdiye dek her geliş gidişsimde, içinde hapis olduğum, Duyularla duvaklan mis bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Simdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kirildi, payandaların çöktü. içimde Nirvana 'nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.
Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.
1.Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliği
Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mi daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malinizi, mülkünüzü yitirmek... Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız.
Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları... Buda 'nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaşamda Istırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda Tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda 'ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabın asil nedeni olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “Sevdiğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”
Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha - Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.
Buda 'nın amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaşam değil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğinden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. akıp giden yasamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüsü olmayan bir akis içinde olduğumuzun, yaşamın tek bir aninin bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir.
Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz Istırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mi? Budizm ' olduğunu savunuyor. Bu an ve burası... Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamaz. Istırabın asil nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den Başka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluğum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben?
Buda insan varlığında geçici olmayan değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doğar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanin gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz. Çünkü onlar değişse de gene olduğu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz de olamaz. ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman besinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad... Ben 'e verilen özel ad.
Milanda Panha adli kitaptan: Kral Bilge Nagasena 'ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adini söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden Başka bir şey değil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar midir?” “Hayır büyük kral” ... “Duygu ve coşkular midir Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka bir ise yaramayan bir deyimden Başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, ... ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben 'in, ne de ben 'e ilişkin kalıcı bir şeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez bir benliğim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda 'nın görüsüne göre “ben”, insanin hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akis, sürekli bir değişim içinde olusunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insani çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan Başka bir şey değil. ayırt edici bilinç ise karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var.
Ben 'in var olma doyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sinirini aştığına inanılan uzantısına verilen ad 'sa ruhtur. Budizm 'de Öz varlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben 'i kurtarmaya değil, bizi ben 'den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe erişmek için tek bir yol olduğunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaşam ırmağının içimizden aktığının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciğerlerimizde nefes alıp verdiğinin bilincine erişmek.
2. Nedensellik Çemberi- bağımlılık ve Özgürlük- Ka
Buda 'ya göre varolan her şey nedenselliğin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönülür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin değişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. Değil mi ki insanin geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığını sonuçlardır, öyleyse insanin kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuğun anasından beklediği gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.
On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:
1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor.
2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor.
3. Buradan da bilinç oluşuyor.
4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor.
5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor.
6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor.
7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor.
8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor.
9. istekler, tutkular bağımlılığa, insanin isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine yol açıyor.
10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor.
11. Oluşum doğuşa
12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya.
Buda 'nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir.
İstekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde ayni oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor... Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir.
Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarinki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.
1. İsteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık
2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık
3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık
4. Sürekli ve değişmez bir ben 'in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık isteklerimizin tümüne yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.
Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabini yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, Başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni bastan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız insan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm ' görüsüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. insan yanıldığını, yanilmadigini; aldatılmadığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner.
Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı Öyleyse gene doğumla söz edilmek istenen neydi? Buda 'ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh değil, yalnızca eylemlerimizin zorladığını nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de değil, Başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluğu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben 'in de bilincin de sürekliliği yok. Buda 'nın dilinde doğum ölüm döngüsü, yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu. |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 15/Ocak/2008 Sal, 8:31
Mesaj konusu : |

|
|
3. Nirvana
Nirvana, Batı 'da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. istek ve tutkuların yok olması, Istırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir Mutluluğa erişmektir. Nirvana 'ya erişme isteği de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez. Nirvana 'yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana 'ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi. Eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, basarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuskusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben 'i aşınca bütünle bütünleşiyor.. Yarinin getireceklerine kaygısız, ben 'in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.
Buda 'nın öğretisi, bir yandan ben 'i yokumsarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. insanin toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu. Buda ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu boşunu, oku atmaktaki amalini falan mi araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana 'ya erişmenize katkıda bulunabilir. Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden Başka bir şey değildir; varoluşun ardında Durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm 'de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.
4. Sekiz basamaklı yüce yol
-Tam görüş
-Tam anlayış
Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi, gerçek böylesiliğiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap, her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu, kalıcı bir ben 'in, değişmeyen bir tözün olmadığını anlayışına ulaşmayı amaçlıyor.
-Doğru sözlülük
-Tam davranış
Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır.
-Doğru yaşam biçimi
Yaşamını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.
-Tam çaba, tam uygulama
Her şeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist 'in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uğraş olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak sağlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama.
-Tam bilinçlilik
-Tam uyanıklık
Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı 'da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme değil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ardında olacak biçimde bir alicilik, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm ' sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.
Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. insan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişse değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve Mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmasa yatışmıstır.
Buda 'nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz. Size “bu benim, bu da benim düşüncem” ya da “gören benim, bu da gördüğüm şey” diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan Başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz.
Kaynak: dunyadinleri.com
Şintoizm ( Shinto )
Dünyanın en eski dinleri arasında yer alan Şintoizm M.Ö.VII yy kadar eskiye dayandırılabilinecek Japonların Milli Dini karekterini sergilemektedir. Şintoizm'in Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi 'dir ( Tanrıların Yolu). Şintoizm'in herhangi bir kurucusu yoktur. Şintoizm'in geçirdiği safhalar üç devrede incelenir. Bunlar ;
1 - Mitolojik dönemlerde başlayan ve Budizm'in Japonya 'ya girişine kadar devam eden dönem (MS. 552).
2 - Budizm, Şintoizm mücadeşlesinin kızıştığı 9.yy kadar süren dönem.
3 - Şintoizm'le Budizm'in birbirinden ayrıldığı, 1192'den 1868 reformuna kadar devam eden dönem.
Şintoizm 'in bir diğer özelliği milli, iptidai resmi inanış sistemi bulunmayan, diğer dinlere karşı oldukça hoşgörülü bir din olmasıdır .
Şintoizm'in 2 temel özelliği kısaca;
- Milli bir dindir
- Tabiata tapmaya önem verir.
İnanç ve İbadetleri
İlahlarla ilgili inançlara göre birbiriyle hem kardeş hem karı-koca olan Gök (Baba Tanrı) ile Yer (Ana Tanrı) bütün Japon adalarını ve diğer Tabiat Tanrılarını doğurmuşlardır. Bu iki ilah inancı etrafında dönüp dolaşan başka Tanrı inanışları da vardır. Nakledildiğine göre Japonya 'da 8.000.000 ilah vardır. Dağ, ırmak, ateş, gök gürlemesi, fırtına, yağmur, vb. ilahlar dışında her meslek sahibinin de ayrı bir ilahı vardır. Ölüler yaşayanlara muhtaçtır. Kendilerine ikram yapıldığı, mezarın üzerine yiyecek, içecek, eşya vs.. konulduğu sürece mesut olurlar.
Ailenin, köyün, klanın ve imparatorun atalarının ruhları en başta gelen ruhlardır. İmparator Güneş ilahesinin torunudur. Genellikle Japonlar dünyanın iyi ve kötü ruhlarla dolu olduğuna inanırlar. Şintoizm'de ibadet tapınak ve evde yapılabilir. Japonya'da yüzbinin üzerinde mabet olduğu söylenmektedir. Mabetlerde genellikle eskiliği açısından değerli olan ayna, kılıç, mücevherli taş ve Amatarasu 'nun heykeli bulunur.
Japonların ibadet şekilleri çok sade ve basittir. İbadet etmek isteyen kişi mabede gider, elini, yüzünü ve ayaklarını Müslümanların abdest almaları gibi yıkarlar. Mabetteki kıymetli eşya karşısında diz çöker, ibadetini tamamlar ve dışarı çıkar. Eskiden ibadette kurban bulanmasına rağmen, günümüzde rastlanmamaktadır. İbadet için temizliğe çok önem veren Japonlar bunu ihmal etmeyi büyük günah sayarlar. Bazı özel durumlarda islam inancındaki gusüle benzer bir temizlik yaparlar. İbadeti rahipler idare eder. Özel öğretimlerle yetiştirilirler.
Evlenme törenleri mabetlerin bitişindeki evlenme salonlarında rahipler tarafından icra edilir. Cenaze törenlerini ise Budist rahipler yönetir. Bu anlayış bir Japon tarafından “Biz Şintoist doğar, Budist ölürüz” şeklinde kabul edilir. İnançlarına göre ölen herkes “Kami” olur. Onlara göre “Aile bir dindir, aile ocağı ise tapınaktır.” Ölülere karşı görevini yapan insan, yaşayanlara karşı olan vazifelerini de yerine getirmiş olur. Çok eski zamanlardan kalma duaları ve sıhri formülleri ezbere okumak, ilahlara hediyeler takdim etmek Japonların bugünde vazgeçemedikleri davranışlardandır.
Tanrı Anlayışları
Japon dilinde genellikle Tanrı veya O 'nun yerini tutacak kavramlar için üst, yukarı anlamına gelen “Kami” kelimesi kullanılmaktadır.
Şintoizm'de ilahlar hem erkek (izanagi) hem de dişi (izanami) 'dir. Bu iki ilah daha sonra geleceklerin ataları olmuştur. Şintoizm 'de kutsal metinlerin de bu ilahların yaptıkları yazılıdır. Onlar da aynen insanlar gibi doğar, evlenir, banyo alır, hastalanır, kıskanır, ağlar ve ölür. Ahlaki karakterleri de insanlarınkine benzer. Bütün ilahlar doğrudan doğruya tabiat güçleri veya tabiatta bulunan bazı maddelerle ilgili görülmüştür. Tabiat ilahları arasında en önemlisi güneş tanrısı Amaterasu 'dur.
Şintoizm'in iki mukaddes metninde yıldız ve fırtına ilahları ile sis ilahesinin de adı geçer. Fuji-Yama Dağı da mukaddes dağlar silsilesinin en önemlidir.
Kutsal Yazıları
Şintoizm 'in kutsal metinleri de ikidir:
1- Kojiki
2- Nihongi.
Çin yazısının kabulünden önce kendilerine has bir yazıları bulanmadığı için Kojiki 'nin yazıya dökülmesi 712 yılında imparatorun emri ile olmuştur. Tanrıların ve devletin ilahi kaynağı ile insanlığın başlangıcından Kojiki kitabında bahsedilir. Nihongi ise, bir nevi Kojiki 'nin yorumudur. Nihongi 'de devlet hizmetlerinde görev alanların uyması gereken bazı tavsiyeler yer alır.
Günümüzde Şintoizm
Günümüzde Şintoizm Milli bir din olması nedeniyle Japonlar arasında yaygındır.Başta Japonya olmak üzere Japonların yaşadığı diğer ülkelerde de yayılma imkanı bulmuştur.Günümüzde Şintoistlerin sayısı 100.000.000'un üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.
alıntıdır* |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |