 |
 |
|
Önceki başlık
::
Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 09/Ocak/2008 Çrş, 5:37
Mesaj konusu : ali şeriati: kazanımın ve gelişimin öğretmeni |

|
|
ALİ ŞERİATİ: KAZANIMIN VE GELİŞİMİN ÖĞRETMENİ
Şehid Ali Şeriati (1933-1977) İslam Dünyasında hem Batı merkezli bakış açısının hem de Doğu merkezli yozlaşmış geleneğin tutarsızlıklarını gösteren Batılı eğitim almış ender İslamcı aydınlardandır. Şeriati son dönemde İslam'ın siyasal alanda ilk kez başarılı olduğu İran İslam Devrimi'nin gerçekleşmesini sağlayan önde gelen düşünürlerindendir[1]. İnkılabın başlıca ideologu[2] da olarak değerlendirilen Şeriati, düşünsel etkileri hala dünyanın çeşitli bölgelerinde[3] kitleler üzerinde süren bir kişilik, mücadele simgesi haline gelmiştir. İslam Devriminin önde gelen şahsiyetlerinden Şehid Ayetullah Beheşti, Şeriati'nin çalışmalarının devrimin taşıyıcısı genç neslin yetişmesinde önemli katkılar sağladığını belirtmiş, Devrimin başka bir ideologu Ayetullah Talegani ise Şeriati'nin yeni bir mektep oluşturduğunu, gençleri devrimci harekete kazandırdığını vurgulamıştır.[4]
O, sosyal bilimlerin İslami ilimlere dahil edilmesi düşüncesini en iyi simgeleştiren, karşıtlarının konuştukları dile iyice vakıf, Batı ve Doğu'nun kültürünü derinlemesine tahlil edebilen bir fikir ve aksiyon adamıdır.[5] O'nun bu özelliği bir bakıma Mutezile'nin İslam tarihinde oynamış olduğu role benzer.
Mutezile bilindiği gibi hristiyan, zerdüşt ve mülhidlerin Aristo mantığını kullanarak İslam ile savaşa kalktıkları esnada onları kendi mantıklarıyla mağlup etmiştir.[6] Şeriati de 60'lı yıllarıda Marksist kültürün hegemonyasına karşı üniversite gençliğine Marksist analizlerdeden de yararlanarak İslam'ın üstünlüğünü ve kuşatıcılığını anlatmıştır. Aynı zamanda Şeriati, İslam sosyolojisinin ilkelerinin ancak İslami mücadele süreci içinde ortaya çıkabileceğini öğreterek[7] sosyal ve insani sorunlardan kendini soyutlamış, fikirsel etkinliği beyin jimnastiğine indirgemiş, “entelektüel sapma”yı da bir sorun olarak irdelemiştir. |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 09/Ocak/2008 Çrş, 5:38
Mesaj konusu : |

|
|
Düşüncesine etki eden kişilikler
Elbette bu düşünsel zenginliğin altyapısını öncelikle çocukluğundan itibaren kendisini yetiştiren dönemin ileri gelen ulemasından olan babası Muhammed Taki Şeriati'ye borçludur. Şeriati, Babası için, “Babam, ruhumun ilk boyutlarının oluşturucusu! İlk kez bana, hem düşünce sanatını hem de insan olma sanatını öğreten, annem beni sütten keser kesmez, damağıma, özgürlük, onur, arılık, ileri görüşlülük, ruh arılığı, gönül dayanıklılığı, inanç ve bağımsızlığın tadını damlatan kişi, ilk olarak beni kitaplarıyla arkadaş yaptı. Ben çocukluktan, ilkokulun ilk yıllarından babamın arkadaşları, kitaplarıyla tanıştım, onlara alıştım. Ben, onun -bütün yaşamını, ailesini oluşturan- kitaplarının içinde büyüyüp yetiştim.”[8] diyerek babasının hayatındaki önemine dikkat çeker. Karşıtlarının Şeriati'nin dini ilimlerden yoksun olduğu, geleneksel mirası tanımadığı gibi yönelttikleri eleştiriler de gerçekten uzak ithamlar olarak kalmaktadırlar. Şeriati'nin düşüncesinin ikinci ayağını da Fransa'da, Sorbonne'da aldığı eğitim oluşturmaktadır. Cocteau, Luper, Gurwitch, Berque, Lefebvre gibi sosyologlar, Bergson, Sartre, Camus gibi düşünce adamları; Masignon, Masse gibi oryantalistler aracılığı ile Batı düşüncesine vakıf bir konuma gelmiştir. |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 09/Ocak/2008 Çrş, 5:39
Mesaj konusu : |

|
|
Düşünce ve Hareket Metodu
Şeriati, “Sorumlu Aydın” (Ruşenfikr) tanımlamasıyla egemenlerin payandası sıfatını taşıyan Batılı entelektüel ve Doğulu saray mollası karakterlerine karşı evrensel değerleri kişisel ve toplumsal sorumluluk ve adalet bilinciyle kuşanmış, hayatının her anı bu değerler uğruna savaşım ile geçen bir mücadele insanı portresi çizmektedir. Şeriati, ilk olarak çağdaşı Celal Ali Ahmed'in tanımladığı “Batılılaşma Hastalığı” (Garbzedegi)[9] illetine tutulmuş başkalaşmış entelektüele yönelttiği eleştiri oklarının daha da fazlasını taassub içinde dinin asli mesajından ve halktan kopmuş molla (ahund) karakterine yöneltmiştir.[10] Şeriati bu iki uçtan yola çıkarak halkın İslam'dan uzaklaşmasını eleştirmekten çok, geleneksel çevrelerin dini yanlış tanıtıp, genç kuşaklara mal olmasını engellemelerini eleştirmiştir.[11] O'na göre Üçüncü Dünya ülkelerini emperyalizm, sömürgecilik, gerilik ve cehaletten kurtaracak araç, Batı toplumlarının koşullarında yeşermiş ideolojiler değil, tersine ezilen ülkelerin kendi kökenlerinden doğacak bir ideoloji olacaktır.[12] Bu yaklaşımını hayatına pratize etmesi, fikri namusunu korumuş olması Şeriati'nin ve düşüncelerinin genç kesimler başta olmak üzere geniş halk kitlelerince benimsenmesine yol açmıştır. Tabi burada yaşadığı tarihsel kesiti ve coğrafyayı da göz ardı etmemek gerekir. Laik ve Marksist kesimlere aydın olmanın, her türlü taassuptan kurtulmanın dindar olmakla çelişmeyeceğini gösteren Şeriati, dinini Batıdan gelen kültürel saldırılardan korumak için geleneksel değerlerine sorgulamaksızın sarılmış dindar kesimlere de öncelikle diğer müslüman kardeşlerine karşı olan mezhebi ve milli taassuplarını kırmalarını, sonra da diğer din ve ideolojilere karşı tutarlı bir eleştiri, adaletli bir diyalog zemini oluşturmaları gerekliliğine vurgu yapmıştır. Şeriati'ye göre “Dürüst insan, kendine özgü bir dine inandığı halde, kendisine aykırı olan görüşleri, hatta dinleri bile tanıtma ve araştırma aşamasında o görüşe muhalif değilmiş gibi ortaya koyan insandır.[13] Buradaki değerlendirme, karşı olma ya da sahiplenme ölçütümüz öncelikle muhatabımızı anlamaya yönelik bir tanıma metodu olmalıdır.”[14]
Şeriati, bu noktada böyle bir yöntemin kullanılmasıyla beraber dini düşünüşün sürekli sorunlardan ve bilgiyle ilgilenenlerin bir ganimet kabul edip onun sayesinde din bilgisi alanında ilerleme kaydedecekleri mübarek fırsatlardan birisi[15] kabul edilen “İltikat” kavramını eserlerine yansıtmıştır. İltikat, Şeriati'nin eserlerinde kendinden uzaklaşarak kendine dışardan bakmak; buna rağmen gurbette kalmamak, aradaki mesafeyi yeniden kapatarak kendine dönmek ve kendini kaybetmemek[16] sadece kendinden taşabilen ve şahsiyetine bağlı olduğu halde diğerlerinden de yararlanabilme zenginliği olarak Şeriati'nin eserlerinde vücud bulmuştur. O'nun bu karşılaştırmalı (comperative) metodolojisi[17] Kur'an'da da belirtilen ahlaki bir ilkeye tekabül eder.[18] Ayrıca, onun İslam'a ve diğer din ve ideolojilere yönelik bu metodu, karşısındaki düşünce, bilim ya da inanç sisteminin değerini düşürmeye yönelik değil, onu daha iyi tanımaya yöneliktir. “Bir şey hakkında cahil kalmak kişide o şeye karşı saygı ve korku duygusu doğurur. Ama hakkında bilgi edinildikten sonra saygı ölçülü ve bilinçli bir şekil alır.”[19] Bu bakımdan “tanımak”, adaletli olmanın birinci şartıdır. Şeriati'yi bu yaklaşımı sebebiyle eleştiriye tabi tutan geleneksel kesimlere en iyi cevap, geleneğin yapıtaşlarından olan bir kişilikten, İmam Gazzali'den gelmektedir; “Yakinen anladım ki, bir ilimdeki fesad ve bozukluğu ancak o ilme derinliğiyle vakıf olan kimse anlayabilir. Vukufiyet o derece olmalı ki o ilmin en aliminin ilmine eşit olmalı, hatta daha fazla olmalıdır. O ilim ehlinin vakıf olamadığı derinlikleri ve tehlikeleri tespit edebilmelidir. İşte o zaman o ilmin bozuk olduğu iddiası ortaya çıkar. Ben İslam alimlerinin hiçbirinin çalışma ve gayretinin o tarafa yöneldiğini görmedim... Anladım ki bir görüşün hakikatine vakıf olmadan onu reddetmek, kendini karanlığa atmaktır.”[20]
Ali Şeriati, eserlerinin ve konuşmalarının çoğunda Rasulullah (s)'ın ölümünden kısa bir süre sonra ümmette boy gösteren fikri ve ameli sapmaların toplumdan arındırılması için geniş ve merhaleli bir sürecin gerektiğini vurgular. Çünkü zihni arınmayı tamamlamamış kitlelerin iktidarı ele geçirse de toplumsal bir değişimi gerçekleştiremeyeceği açıktır. Erken doğum olarak da tanımlayabileceğimiz toplumsal patlamalar, “erken” devrimler amaçlarına ulaşamadan sönen heyecanlar olarak tarih sayfalarında kalacaklardır. Bu nedenle zihni arınma süreci özüne dönmüş aydınlarca tamamlanmalıdır. Bu yaklaşımın ameli boyutu da Şeriati'nin Huseyniye-i İrşad'daki düzenli bilinçlenme çabalarıdır. Bu nedenle diğer Huseyniyeler[21] ve mescidlerin aksine, İran camilerinde hoparlöllerden düzenli olarak Şeriati'nin eserlerinin İslam dışı olduğunu kendisinin ise “kafir”, “sünni”, “vahhabi” ve “münafık” olduğunu beyan eden fetvalara ve Hüseyniye-i İrşad'ın “Yezidiye-yi İzlal” ve “Kafiristan” olarak tanımlanmasına[22] rağmen günde binlerce üniversite öğrencisi, emekçi ve ev hanımı onun konferanslarını dinlemek üzere Huseyniye-i İrşad'a akın ediyordu. Bunlara paralel olarak, sosyal ve dini konular hakkında büyüklü-küçüklü kitapları ve ateşli konferanslarının metinleri yayınlanıp dağıtılıyordu. Onun yayımlanmış konferanslarının sayısı 200'ü aşmaktadır. Konuşmalarına ait basılmış metinlerin tirajları hayret vericiydi. Kur'an-ı Kerim dışında hiçbir kitabın tirajının 5 bine ulaşmadığı bir ülkede, Şeriati'nin kitapları 100 bin adet basılıyor ve bu durum büyük bir rekabet ve çekişme yaratıyordu.[23] Huseyniye-i İrşad'ın Şah rejimi tarafından kapatılmasından önceki öğrenci sayısı (1973'te) 6.000 kişiydi.[24]
O, takipçilerine şöyle seslenmektedir: “Sorumluluğun bilincinde olan Müslüman aydınlar, altı seslenilenle konuşma sanatı konusunda kendilerini yetiştirmelidir:
1- Yeryüzü Aydınları
2- Müslüman Kardeşler
3- Şehirli Toplumsal Yığınlar
4- Kadınlar
5- Köylüler
6- Çocuklarımız”[25]
Şeriati'ye göre bu muhatap kesimlere başta kamil, ideal insan olarak Muhammed (s), sosyal adaletin ve eşitliğin sembolü Ebu Zerr ve Ali, direnişin, özgürlük savaşımının sembolü Hüseyin, mücadele azminin sembolü Ammar ve Bilal, hatadan dönmenin ve pişmanlığın kahramanı Hür, ideal kadın Fatıma, sosyal hayatta direnişin haykıran sesi Zeynep gibi kişilikler anlatılmalıydı. Şeriati'nin, başlatılmasını gerekli gördüğü diriliş hareketinin düşünsel yapısını dört maddeyle özetleyebiliriz:
1- Toplumun dindarlarını ve özgürlük düşüncesi sahiplerini bir araya getirmek. (Vahyi sorumluluk çatısı)
2- Toplumda muharref, yozlaşmış din anlayışına karşı mücadele
3- Egemen Batı kültürünü tanımak ve tanıyarak bilinçli şekilde Batılılaşma ile mücadele, Batılılaşmış gençliği ıslah (futbolizm, sefih müzik vb. popüler kültür araçlarıyla mücadele)
4- Öze dönüş (Gelenekten ve modernizmden vahye dönüş)[26]
Şeriati; “Dünyanın her yerinde çıkarılan fitneler, genç nesli yok etmek içindir... Beni öğretmen kabul eden siz öğrencilere arz ediyorum bütün çabamız Kur'an'ı topluma sunabilmek olmalıdır... Her şey değişmekte, her şey doğmakta ve ölmekte, insan toplumlarının sorunları, ihtiyaçları, görüşleri ve yazgıları daimi bir değişim içinde olduğu halde; Kur'an, pratik etkisi olan, bilgili insana, içinde bulunduğu siyasi, kültürel sınıfsal ve sosyal bütün durumlarda yol gösteren, onu kurtuluşa erdiren ve değişmelerde ve gelişmelerde sabit kalan tek sözdür.[27] Referansımın tek göstergesi Kur'an oluyor. Ben çalışmalarımı Kur'an ağırlıklı olarak yürütmeye başladığımda birçok soruyla karşı karşıya geldim. Ama tüm sorunlarıma sağlıklı ve doğru olan cevapları ve net sonuçları Kur'an'ın sağladığı ışıklı yol sayesinde yakalayabildim.”[28] Diyerek Batı düşüncesi ve gelenekten devralınan Doğu medeniyetinin karşısında 'sorumlu müslüman'ın, yeniden Kur'an'a dönmesi ve bu zihni dönüşümle birlikte, sahih bir İslami kimlik inşa etmesi gerekliliğini “öze dönüş” teziyle açıklar.
Öze dönüş, yepyeni bir görüş açısı kazanmış, gelenekçi tavırdan sıyrılmış, uyanıklık ve bilgiyle yepyeni bir dirilişe aday olan İslam'a dönüştür.[29] Şeriati, zamanın gidişatında İslami ruhun hareketini engelleyen ve İslami ruhu çökmüş ve taşlaşmış yapan ana etken olarak 'içtihad ruhunun ölüşü'nü görmektedir. Ona göre hemen tek çare içtihad kapısını açmaktır.[30] Şeriati'ye göre İslam'ı donuklaştıran, müslümanları her türlü sorumluluktan, eleştiriden alıkoyan iki korkunç virüs vardır: Cebriye ve Mürcie.[31] Bilindiği üzere Cebriye ve Mürcie; Emevi saltanatınca halka dikte ettirilen, müslümanları sorumluluktan alıkoyan, insan iradesini hiçe sayan, yapılan tüm haksızlıkları 'takdir-i ilahi' olarak nitelendirip mevcut gayri meşru yönetimlerin uygulamalarına halkın ses çıkarmaması için oluşturulan anlayışlardır. Bu anlayışlar İslam tarihi boyunca Marx'ın afyon olarak tanımladığı işlevi yerine getirmişler, Emevi Sünniliği ve Safevi Şiiliği olarak taklitçi, bilinçsiz kitlelerce günümüze kadar yaşatılmışlardır.
Şeriati “öz”e dönüldüğünde müslümanların Batı'nın siyasal ve fikri saldırısı karşısında savunmacı, kompleksli, sentezci ya da uzlaşmacı tavırların aksine kendine güvenini kazanmış, tüm dünya halklarına adaleti ve mutluluğu vaad eden alternatif bir dünya ve öte dünya görüşü kazanılacağını söylemektedir. Böylelikle oluşturulacak “sorumlu müslüman aydın grupları” açık ve net Kur'ani mesajı ve İslami programı “genç okumuş kitlede ve aydınlarda daha sonra da inanç ve düşünce boşluğundaki halk yığınlarında İslam'ı öğrenme talebi doğuracak ve İslami özgürlük bilinci dalga dalga yayılacaktır.” Bu noktada şunları söyler: “Küçüklü büyüklü çalışmaların tümü doğal ve zorunlu olarak birbirine bağlanır, kenetlenir. Böylece baştan başa tüm toplumda, güçlü ve geniş bir itikadi akım ve İslami Hareket gelişir... Bu programın uygulanışı sonucunda okumuş kitle ve gençlerin, aydınların bu yolda yoldaşlarımız olacaklarını göreceğiz.”[32] Şeriati bu yaklaşımlarıyla Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh'la başlayan Muhammed İkbal, Malik bin Nebi, Seyyid Kutub ve Ebu'l Ala Mevdudi ile devam eden son dönem (19-20. yy) İslami uyanış çizgisinin son halkasıdır. O, her sorumlu müslümanın Afgani, Abduh ve İkbal'i örnek alması gerektiğini eserlerinde sık sık belirtir.[33] |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 09/Ocak/2008 Çrş, 5:41
Mesaj konusu : |

|
|
“Sürekli Devrim Bilinci”
Şeriati statükoya karşı gelişen her özgürlük hareketinin yukarıda bahsetmiş olduğu bilinç düzeyine erişmediği takdirde devrimci hareketin fertlerinin başarıya ulaştıktan sonra durağanlaşacaklarını ve bir zamanlar savaşım verdikleri statükonun yerini alacaklarını ve dolayısıyla devrimci kimliklerine yabancılaşacaklarını, tarihteki örneklerle34 delillendirip devrimcilere şu uyarıyı yapmaktan geri durmamıştır; “Devrimler her zaman tehlikededir, en başarıları bile!
Gururlanma en büyük zaferden sonra bile!
- İbrahim bile olsan yine tehlikedesin! İsmail'ini kurban ettikten sonra bile! Şeytanın çok rengi, çok oyunları vardır.
Hayatın boyunca her an cihada hazır ol.
Cihad hükümdar olmak için veya güç kazanmak için değildir.
Düşmanını yenmekle, savaşın bitmemiştir...
Zafer bir günde kazanılabilir, fakat dikkatsiz olursan bir anda kaybedebilirsin.” [35]
Şeriati'ye göre tarihin bu talihsiz diyalektik yasasını (Devrim-Karşı Devrim) yine toplumun bilinçli iradesi hükümsüz kılacaktır. Bu dikkatli olma durumu ve toplumsal irade de “sürekli devrim” bilinci ile mümkündür. Bu bilinci şöyle açıklar; “Zengin ve güçlü devrimci kültür ile doygun olmayan her devrim, içeriksiz ve boş bir heyecandır. Ansızın parlar ve bir üfürükle söner.”[36]
Ancak bu dünyada cenneti mutlak anlamda kurmak isteyenler statükoyu kaçınılmaz olarak doğururlar. İçinde bulunduğumuz hayatın hiçbir zaman kötüsüz olamayacağını unutmaz isek hayatın her an ve koşulunda kötü olanla mücadele halinde olunması gereken bir “sınav alanı” olduğu bilinci ölüm anına kadar bizi devrimci kılar. Şeriati, bu bilinci Hz. Hüseyin'in “Her yer Kerbela, her gün Aşura.” ve “Hayat iman ve cihaddır.” sözleri ile birer şiar haline getirir. Ona göre İslam ümmetinin nihai gayesi sadece kişisel kemalin ve şuurun zirvesine ulaşmak değil bir dünya devrimi de gerçekleştirmektir. Hiçbir zaman son durak olmayacak bir dünya devrimi. Zira, kötü olandan sakındırmak ve iyi olanı emretmek (emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker) bütün dünyayı hayır üzere birleştirmeksizin bütünüyle mümkün değildir. O nedenle de ümmet durağan ve atıl değil, “Hicret halinde ve dinamik olmak zorundadır.” İşte ümmetin de sürekli hareket halinde olması ümmetin her ferdinin kendi sorumluluğunun bilincinde olması ile mümkündür. Bu öyle bir sorumluluktur ki her fert, efradın bütünü için canını vermeye hazırdır. Ümmet hür olsun diye esareti, sonraki nesiller daha iyi yaşasın diye mahrumiyeti ve mağduriyeti kabullenir. İşte böyle bir ümmet sürekli hareket (cihad ve hicret) halinde olursa Siyonist güçlerle, sömürgecilikle, tahakkümle, susturma siyasetiyle, sınıf çatışmasıyla, faşizm ve Batı'nın kültürel emperyalizmi ile boy ölçüşebilir.[37] Şeriati bu açıdan ümmeti kervan ehline benzetir; “diğer bir deyişle “ümmet”, tek, doğru, açık, sağlam, ve ortak bir amaca doğru hareket halinde olan fikirdaş, yoldaş, hedefdaş, ve sorumlu bireylerden oluşan toplumdan ibarettir... Hotel, rahatlamak, hoşça vakit geçirmek için konaklanan yerdir. Oysa kervanda bulunanların amacı, toplu olarak üstlendikleri “ortak amaç”a doğru gitmektir.[38] O'na göre tarihe de bu hareketlilik bilinciyle bakılmalıdır. “Tarihi, kılıç kullananların çürümüş kemiklerinde ve kaybolan mezarlarında değil de, insanların kanlarında, hayatlarında ve hareketlerinde aramak gerekir.”[39]
Şeriati, “sürekli devrim” bilincinin sınıfsal bir tabaka olmayan, her müslümanın sorumluluğu olan “aydın” olmayla yaşatılacağını belirtir.
Günümüzde de sürekli devrim bilincini sindiremeyen İslami bir ülkenin cumhurbaşkanı Şeriati'yi örnek göstererek mevcut sorunun “Tefekkür havzasında genel eksikliğimiz dini aydın akımının yokluğu ya da zayıflığıdır... Dindar aydın insanı sevmekte, meselelerini tanımakta, O'nun yazgısı hususunda sorumluluk duymakta insanın aklına ve özgürlüğüne saygı duymaktadır. Bizim dinamik ve canlı toplumumuz, bu hassas merhalede dindar aydına çok fazla ihtiyaç duymaktadır.”[40] diyerek Şeriati'yi teyid etmektedir.
Şeriati ve Marksizm
Şeriati, Marksist bilgi kuramının kuşattığı diyalektik ile materyalizm ilişkisinin diyalektiğin kendisine aykırı olduğunu ileri sürmüş, Marx'ın ve Marksizm'in materyalist okunuşu dışında farklı bir okuyuş gerçekleştirmiş ve İslam'ın toplumcu, adalet eksenli hayat anlayışını devrimci bir literatür ile materyalist zihinlere anlatmıştır. Şeriati, Marx'ı iki ayrı hayat aşamasında (genç ve filozof olan idealist Marx ve yaşlı sosyolog Marx olarak) analiz etmiş, Marksizmi de üç farklı kategoride sınıflandırmıştır. Şeriati'ye göre Marx'ın kendi kafasındaki düşünceler tüm doğal, insani çelişkileriyle birlikte “Bilimsel Marksizm”i kendilerinin Marx'ın takipçisi olduklarını iddia eden kitlelerin taklidinin ve kalıpsallığının eseri olarak “Avami Marksizm”i, 1917 Bolşevik Devrimi sonrası Sovyet resmi ideolojisinin kurumsallaştırdığı, Leninizm ve Stalinizm'in de eklendiği “Resmi Devlet Marksizmi” oluşturulmuştur.[41]
Şeriati'nin bu sınıflandırması İslam'a yaklaşımıyla paralellik gösterir. (İlk dönem Kur'an İslam'ı, asr-ı saadetten uzaklaşıldıkça kitlelerin diğer din ve kültürlerle sentezlediği heterodoks İslam ve saraylarda oluşturulan geleneksel, kurumsal İslam.)
Şeriati'nin Marksistler'e getirdiği eleştiri Marx sonrası Marksizm'in “Bilimsel Marksizm”in değerini düşürerek Engels ile temel ve asli konulardaki tahrif (revizyon)la başlayan sürecin, işçi sınıfının gelişimine paralel olarak “kurumsallaşmış”, “bürokratikleşmiş” bir resmi ideoloji halini alması, Stalin ile beraber Marksizmin olgun Marx'ı feda etmek uğruna, genç ve yaşlı Marx'ın bazı özelliklerini benimseyerek, Marksizm'i ekonomik, dar bakışlı materyalizm dışındaki hiçbir şeyi kabul etmeyen, durağan, yüzeysel bir 'inanca' dönüştürmesiydi.[42] Diyalektiğin bilimsel bir yöntemden çok seküler bir inanç (!) olarak algılanması Marksizm'i dogmatik bir ideolojiye dönüştürmüştü. Burada dikkat edilmesi gereken nokta insanların Marx'ta kullanıma hazır bazı doğruları aramaları ve bulduklarını sanmalarındaydı; tüm doğruların Marx'ta olduğunu dolayısıyla insanın kendi başına düşünmesinin gereksiz hatta neredeyse tehlikeli ve kuşku yaratıcı olduğunun benimsenmesi sosyalist ortodoksluğu, resmi ve icazetli Marx mütercimlerini doğurmuştu.[43] Halbuki Marx, mevcut devleti ve hukuku kutsallaştıran (hem de kelimenin en keskin anlamıyla dinsel ve kutsal bir varlık haline getiren) bir felsefi sistemi kabul edemez.[44] Marx'ın kendi iç çelişkilerini düşüncesine yansıtması, diyalektik yöntemini hayatı anlamlandırmada kullanamamasına yol açmıştır. Yaşlı Marx, hayatı zıtların etkileşimi, artı ve eksinin bütünlüğü, neden ve sonucun devinimi olarak tanımlamasına rağmen materyalin diyalektik karşılığını cevapsız bırakır.[45] Şüphesiz Materyalin diyalektik karşılığı, akli bir zorunluluk olarak, maneviyat ve hayatın anlamı olan Tanrı'dır. Cevapsız bırakılan bu soru aynı zamanda “Ahlak'ın ve evrensel değerlerin kaynağı nedir?”, “Ne için savaşım vermeliyim?”, “Mücadelenin anlamı nedir?” gibi soruların da anahtar cevabıdır. Ama Marx, bu sorulara da Batı Humanizmi'nin anlam dünyasından, diyalektiği gözardı ederek tutarsız cevaplar verir. Örneğin, “Nesneler dünyasının artan değeriyle doğrudan doğruya orantılı olarak insanlar dünyası değersizleşir. Emek yalnız meta üretmez; kendini ve bir meta olarak işçiyi de üretir.”[46] Derken maddenin insanı nasıl üreteceğine, maddenin sınırları içinde cevap veremez. Şeriati, Marx sonrası Marksizm yorumlarını eleştirirken bilimsellik iddiasındaki Marx'ın, tamamlayamadığı kuramının iç çelişkilerini de ortaya koyar.
Dipnotlar:
[1] Watt, Montgomery; “İslami Hareketler ve Modernlik”; İz Yay.; İst.1997; s. 191
[2] Algar, Hamid; “İslam Devrimi'nin Kökleri”; İşaret Yay.; İst.1988; s. 99.
[3] Başta İran gençliğinde olmak üzere, Türkiye, Filistin, Cezayir, Endonezya, Gambiya, Eritre, Tanzanya, Tunus ve Mısır gibi çoğu Üçüncü Dünya ülkesinde Şeriati'nin ektiği bilinç tohumları, öğretmenin hatırasını yaşatmaktadır. Bkz. Edisyon, “Dünyada Ali Şeriati”, Ekin yay.; İst. 1998.
[4] Bkz. www.nyu.edu/phd web sitesi
[5] Ahmed, Ekber S.; “İslam'ın Keşfi”; İz yay.; İst. 1994; s. 385.
[6] Nakavi,Muhammed; “Batılılaşma Sosyolojisi”; Kevser yay.; İst.; s. 278.
[7] Yunus İlyas-ba, Ahmed Ferid; “İslam Sosyolojisi: Bir Giriş Denemesi”; Çev. Rıdvan Kaya; Bir yay.; İst. 1986; s. 55.
[8] Şeriati, Ali; “Kevir”; Fecr yay.; Ank. 1992; s. 135.
[9] Bkz. Ahmed, Celal Ali; “Batılılaşma Hastalığı”; Yöneliş yay.; İst. 2000.
[10] Bkz. Şeriati, Ali; “Ali Şiası Safevi Şiası”; Yöneliş yay.; İst. 1992.
[11] Başer, Alev Erkilet; “Ortadoğu'da Modernleşme ve İslami Hareketler”; Yöneliş yay.; İst. 1999; s. 338.
[12] Üşür, Serpil; “Din Siyaset Devrim”; Alan yay.; s. 73. Richard Yann; “Contenporary Shi'i Tought”; Roots of Revolution; (der) N. R. Keddie; Yale University Press; 1981; s. 217.
[13] Şeriati, Ali; “Dinler Tarihi”; Seçkin yay.; İst. ?; s. 9; Ders1.
[14] A.g.e.; s. 11.
[15] Suruş, Abdulkerim; “Aydınlık ve Dindarlık”; Kıyam yay.; İst. 1990; s. 15.
[16] Suruş, Abdulkerim; “Dini Düşüncenin Yeniden Kurulması ve Dr. Ali Şeriati”; Kıyam yay.; İst. 1989; s. 13.
[17] Yunus, İlyas-ba; Ahmed, Ferid; “İslam Sosyolojisi: Bir Giriş Denemesi”; Bir Yay.; İst. 1986; s. 54.
[18] “Ey inananlar, Allah için adaleti ayakta tutan şahitler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletli davranmaktan alıkoymasın. Adil davranın, takvaya yakışan budur.” (Maide 5/8)
[19] Suruş, Abdülkerim; “Kim Savaşım Verebilir”; Çev. Sabah Kara; Seçkin yay.; İst. 1988; s. 51.
[20] İmam Gazzali; “el-Munkızu Mine'd-Dalal” Dalaletten Hidayete; Çev. Yapla Pakiş; Umran Yay.; İst. 1998; s 40-41.
[21] Huseyniye, İran toplumunda Hz.Hüseyin'i anmak için toplanılan geleneksel mekanlara verilen addır.
[22] Edisyon; “Dünyada Ali Şeriati” Ekin Yay. İst. 1998; s. 183.
[23] A.g.e.; s. 33
[24] Hüseyin, Asaf; “İran'da Devrim ve Karşı Devrim”; Pınar yay.; İst. 1988; s. 134.
[25] Şeriati, Ali; “Bir Önünde Sonsuz Sayıda Sıfırlar”; Fecr yay.; İst.; s. 5.
[26] Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Şeriati, Ali; “Ne Yapmalı”; Bir yay.; 1986; s. 71-76.
[27] Şeriati, Ali; “İki Sure İki Yorum”; Ekin yay.; İst. 1996; s. 11-13.
[28] Şeriati, Ali; “İslam'ı Anlamak”; Objektif yay.; İst. 1991; s. 34-35.
[29] Şeriati, Ali; “Öze Dönüş”; Kitabevi yay.; 1994; s. 19.
[30] Şeriati, Ali; “Ne Yapmalı?”; Bir yay.; İst. 1986; s. 95.
[31] Şeriati, Ali; “Şehadet”; Fecr yay.; İst. 1996; s. 33.
[32] Şeriati, Ali; “Ne Yapmalı?”; Bir yay.; İst. 1986; s. 83-84.
[33] Şeriati, Ali; “Biz ve İkbal”; Bir yay.; İst. 1985; s. 54. Şeriati, Ali; “İslamBilim-1”; Nehir yay.; İst.; s. 223-232.
[34] Bkz. Şeriati, Ali; “Dine Karşı Din”; İşaret yay.; İst. 1997.
[35] Şeriati, Ali; “Hacc”; Düşünce yay.; İst. 1980; s. 144.
[36] Şeriati, Ali; “Öze Dönüş”; s. 305.
[37] Hüseyin, Asaf; “İslami Köktenciliğin Ötesi”; Ekin yay.; İst.; s. 27.
[38] Şeriati, Ali; “Mükemmel Bir Cemaat Ali Şiası”; Endişe yay.; İst. 1992; s. 48.
[39] Şeriati, Ali; “Fatıma Fatımadır”; Dünya yay.; s. 158.
[40] Hatemi, Seyyid Muhammed; “Dalga Korkusu”; Kelime yay.; İst. 1998; s. 193-194.
[41] Bkz. Şeriati, Ali; “İslamBilim-1”; Nehir yay.; İst. 1992; s. 453-481.
[42] Bkz. Edisyon; “Dünyada Ali Şeriati”; Ekin yay.; İst. 1998; s. 350-355.
[43] Castoriadis, Cornelius; “Dünyaya, İnsana, Tabiata Dair”; Çev.Hülya Tufan; İletişim yay. 1993; s. 176.
[44] Lefebvre, Henri; “Marx'ın Sosyolojisi”; Öncü Kitabevi; İst. 1968, s. 24.
[45] Bkz. Şeriati, Ali; “İslamBilim-2”; Nehir yay.
[46] Marx, Karl; “1844 Felsefe Yazıları”; Payel yay. İst. 1975; s. 67. |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 09/Ocak/2008 Çrş, 5:45
Mesaj konusu : |

|
|
AYDIN - DR. ALİ ŞERİATİ
Yıkılma ve Çirkinleşmenin Anlamı
Dünyada ve aramızda söz konusu olan bir çok mesele kötü bir şekilde tahrif edilmiş, kötü gösterilmiş müphem ve yanlış tanıtılmıştır. Aydın meselesin de bu özelliklerle aynı olarak yanlış tanıtılmıştır. Hatta, kelime anlamı olarak da bizim dilimizde yanlış mana verilmektedir. Daha baştan ona yüklediğimiz anlam ve sıfat yanlıştır. Niteliğin yanlış olmasıyla birlikte kendimize aydın ünvanını vermemiz de buradan kaynaklanıyor. Avrupa’da bizim karşılığına aydın yüklediğimiz kelimenin aslı ‘intelijansiya’ dır. Bu kelime mastardır ve onun sıfatı da ‘intellectual’ dir. İntellectualin kökü ‘intellect’ tir. ‘İntellect’, yani beyin, zihin akıl, kudret, idrak ve uyanıklık anlamına gelir. Entelijansa bir adam derken uyanık, anlayışlı, mütüfekkir, şuurlu bir adam akla gelir.
Bununla birlikte intellectual veya ‘intelijansiya', toplumda fikir, bilinç ve uyanıklık sıfatlarıyla tanınan bir sınıfa verilen addır. Yapılan bu açıklamaya göre toplumda uyanıklık, tefekkür ve bilinç yönü diğer özelliklerinden daha fazla olan intellectualdir. Ancak bütün bunlar lügat anlamına göredir. Ama bizim konumuza giren kavram olarak aydının ne olduğu konusuna gelince; aydın (intellectual), düşünce ve fikir konusunda çalışan bir fert veya sınıftır.
Toplumun değişik sınıflarını, işe veya toplumdaki çalışmanın çeşidine göre taksim ederiz. Genel olarak, el veya bedenle çalışanlarla fikri sahada çalışanları sınıflara ayırabiliriz. Bedeni sahada faaliyet gösterenler -işçiler gibi- bilek veya endam işçileridir. Düşünce, fikir sahasında çalışanlar, aynı zamanda, belirli bir yere kadar bedeni faaliyet de göstermek durumundadır. Kalem tutmak ve kâğıt üzerine yazmak bedeni uğraşlardır. Aynı zamanda, çamur çiğneme, ustaya tuğla atma veya duvara tuğla yerleştiren ustanın yaptığı çalışma gibi faaliyetler de, zorunlu olarak akıl da devreye girmelidir. Bütün bu faaliyetlerde, aklın faaliyetini durdurmak imkansızdır.
Bununla birlikte burada hüküm, ‘illiyet’ hükmüdür. Yani, meşguliyetlerinin aracı ve aslı beyinleridir. Bunlara, ‘entelektüel’ tabakası diyoruz. Asıl işleri pazularına dayananlara da işçi diyoruz. İşçiler yani bedeni veya bileğinin gücüne göre çalışanlar. Bununla birlikte bütün dünyada tanınan ve sosyal bilimlerce resmen bilinen ve bizim aydın olarak adlandırdığımız entelektüel sınıf, değişik fikri çalışma bölümlerine ayrılmaktadır. Örnek olarak, öğretmenler, üniversite hocaları, avukatlar, hakimler, siyasetçiler, hareket liderleri, gazeteciler, muhabirler, mütercimler, mühendisler, yazarlar, şairler, ressamlar, heykeltraşlar, sanatkârlar, doktorlar, ilim sahasının değişik dallarıdaki uzmanları, psikologlar, alimler, mezhep alimleri, feylosoflar, tarihçiler ve bunların benzerlerinin tamamı entelektüeldir.
Bunların hepsi entelektüel sınıfına girer. Bizim mütercimlerimiz ve yazarlarımız bu kelimeyi farsçaya tercüme edince aydın kelimesini kullandılar. Yanlaş buradan başladı ve bu yanlış kafalara yer etti.
Öyle ki, hâlâ varlığını koruyor. Acaba bütün bu gruplara ve gruplardaki fertlere aydın ismini vermek doğru olur mu? Hayır! Çünkü, aydın kelimesinin başka bir sıfatı vardır. Aydın kelimesinin kendisi farsça bir kelimedir. Manası da açık bir düşünceye sahip olmaktır. Bu kelimenin Fransa’da ve İngiltere’de bir karşılığı vardır. Bu kelime Fransa ve Fransız edebiyatından gelmedir. Fransız dili ve edebiyatı bizim tahsil etmişlerimiz arasında yaygın olduğu bir zamanda Fransızca dilinde aydın kelimesinin karşılığı ‘keliruya’ idi; yani aydın görüşlü...
Sınırlı, durgun olmayan ve donuk düşünmeyen adamlar. Aydın ve açık düşünürler...Kendi zaman ve konumlarına, memleketinin konumuna, toplumlada söz konusu olan meseleye teşhis koyarlar. En sağlıklı şekilde yorumlar ve sonuç çıkararak, bir diğerinin anlamasını sağlarlar. İşte bu adamlar aydındır, yani ‘keliyura’dır. Karşı karşıya olduğu, toplumun içinde bulunduğu meseleleri ve hayatın sorunlarını anlamayanların aksine...
...
İlimperestlikte Sapma
Medeniyet ve kültür, zeminin hazır olması, zemin üzerinde çalışmak, sabır, değerlendirmek, araştırmak, uyanıklık, tanımak, insanın değişmesi, düşüncenin değişmesi, zemini ve üzerinde yaşadığımız toprağı, suyu ve havayı tanımak, fidanın, tohum ve meyve çeşidin seçilmesi, bakımı meyvelerin çeşitlerini tanımak ve istifade edebileceğimiz olguların ihtiyacımız olana uygun olması gibi meselelerin tamamından oluşur. İhraç edilen medeniyet şundan ibarettir:
Gözle görülen aldatmanın her zaman ki tekrarı, ama hiçbir zaman neticeye ulaşmayacak yalan, ancak bununla birlikte yüz senelik bir yolun, bir gecede aşıldığı tasavvur edilir. Kültür ve medeniyette yüz senelik yolu bir gecede aşabildiklerini sananlar, ya anlamamışlardır veya başkalarının anlamasını istemiyorlar.
Zemini otu ve meyveyi tanımayan o bağı, bağın etrafındaki halkın ihtiyacını meyvanın çeşidi kadar tanıyamayız. Ağacın cinsini, aşılanmasını ve yetiştirilmesini anlayamaz; bu toprağı teşkil eden maddeleri tanıyamaz; özel meyvenin yetiştirilmesi için bu çevrenin hava ve su miktarını bilmez; bundan önce burada yetiştirilmiş meyveler konusunda aslen bilgi sahibi değil, ama buna rağmen gerçek rotayı bulmuştur. O da, meyve tutmuş komşusunun bağındaki ağaçları satın alıp, buraya dikmektir. Daha sonra da bu zeminin, bir benzeri bağ olduğunu görür. Bu büyük hile ve aldatmada kim istifade sahibi olmaktadır? Bu şekliyle bağ sahibi olmuş halk mı? Hayır! Bilakis meyveli ağaçlarını bu halka satanlara yarar vardır. Neden? Çünkü bu halk meyveli ağaçları alıp, kendi bağlarına dikiyorlar, ancak bir-iki gün sonra ağaç kuruyor. Eğer, ağaçların kuruduğunu söylersek, “iyi yeniden satın alırız”. Derler. İkinci kez satın alırız ve yeniden kurur, ta sona kadar. Daha sonra bu bağ ne olacak? Bağ odunlardan bir mezar olur. Ağaçları satanlar ne olur? O, kandırılmış zavallı veya kandıran ve vasıtanın cebini boşalttığı bir sermaye kitlesi olur.
Kültür ve medeniyet ihracı; satın alınan medeniyet, yani ilerlemiş medeniyetin zehirini ve maslahatını ihrac etmek veya ithal etmektir. Satın alana devamlı olarak yalan ve aldatmadan başka hiçbir yararı olmayan sürekli ve tekrarlanan bir muamele. Cebi sürekli boşalıyor ve sonsuza kadar da bu oyun devam ediyor. Devamlı bağ yaptığı ve sonra harabeye dönen bağının zemini, bu haliyle bağ olmayacağı, buna elverişli olmayacağı gibi, hedeften de daha fazla uzaklaşmaktadır. İşte bundan dolayıdırı ki, gelişmesini tamamlamamış, fikri değişmemiş, kültür toprağının, tarihin ve anlayışının derinliklerine medeniyetin köklerini ve ayaklarını dikmemiş bir toplum, bunları dışarıdan almış ve montaj etmiştir. Böyle bir toplum medeniyet sahibi olamayacağı gibi, medeniyet sahibi olmanın bedelini de elden verir.
Kopya ve Asıl Medeniyet
Bu orijinal aydın ve mukallid aydın meselesi, Doğu ve Batının 17 ile 20. yüzyıldaki meselesi değildir. Tarih yalan bağlarla, asıl bağlarla doludur; asıl medeniyetler ve kopya medeniyetlerin ihracı ve ithali! Kendi tarihimize bakalım. Bizim iki medeniyetimiz vardı. Biri Roma ve diğeri Bizans medeniyetleri, nitekim bunlar batının medeniyet ve kültürüdür. Onun merkezi bugünkü Türkiye ile Yunanistan’ın bir kesimidir. Bu Bizans ve Doğu Rum, Batının hristiyanlık medeniyetinin merkezi ve eski Roma ve Yunan medeniyetinin yerine oturmuştur. Bu toprak ve suyun tamamen yerli malıdır. Kendi mallarıdır. İslam’dan önce, bizim İranlıların de bir medeniyeti vardı. Kendimizi, medeniyet ve kültür oluşturuyorduk; Rumlar ve Doğu veya Batı Roma’da kendilerini tarih, medeniyet ve ilerlemiş asil bir kültür sahibi, medeni insanlar saymaktaydılar. Doğu Rum medeniyetinin yakınında Gassani Arapları Şam’da yaşamaktaydılar. ( O zamanlarda, Türkiye’ye Doğu Rum ve Suriye’ye de Şam deniyordu.) Şam’da yaşayan Arap Gassaniler, medeni Doğu ve Rum imparatorluğuna komşu olduklarından, Rum medeniyetini ve onların yaşama şeklini taklid ediyorlardı.
...
Gassani padişahı okumuşları, büyükleri ve arap şeyhleri tıpkı Rum imparatoru gibi elbise giyiyorlar, onun gibi şarap içiyor, onun gibi oturuyorlar, onun gibi merasimler, törenler, düzenliyorlar onun gibi halk arasında yürüyorlar, yemekte şatafat, eğlenme ve görkeme sahipler, elbisede, yaşantılarında gösteriş ve teşrifatda Sezar ve Rum Kayseri gibi yaşıyorlardı.
...
Amerika’da tahsil yapmış hanım iş arkadaşlarımdan biri şöyle diyordu :
‘Amerika’dan geldiğim zaman, Avrupa hanımlarını Amerika hanımlarından daha şık gördüm. Avrupa’da Tahran’a geldiğimde, Tahran hanımlarını Avrupa hanımlarından daha şık gördüm; daha sonra kendi şehrime geldiğim zaman, burada bir grup garpzede taklitçi ve yenilikçi kadını Tahran kadınlarından daha şık gördüm...”
Ben, ona ‘eğer bunu sürdürüp daha küçük şehir, kasaba ve köylere gitseydin, birkaç günlüğüne Tahran’a kapıcılık, aşçılık ve uşaklık için gelmiş olanları, Amerikalılardan daha fazla yenilikçi ve modacı görürdün...’ dedim.
Bu genel bir kanundur. Neden? Ruhi bir diyalektiktir. Herhangi bir başka yeri karşı komleks içinde olup aşağılık duygusuna kapıldığı zaman, onda bu hareket duyguları, onun vücudunda aksülamel tepki meydana gelir, bu aşağılık duygusunu telafi etmek gayesiyle, kendisini ona ulaştırmak ister. Hedefine ulaşmak için, haddinden fazla ifrat gösterir. Kendi ruhunda ondan geri kaldığına dair herhangi bir duygu, vesvese kalmayıncaya kadar aşırılığını sürdürür. Onunla aynı seviyeye geldiğine inanması için, bu ifrat tek yoldur. Bu geri kalmışlık ukdesi (kompleksi) ister- istemez ifrata vesile olmaktadır. Düşüklük ve ilerlediğini ispatlama kompleksi. Eğer Afrika’ya giderseniz, Avrupa’da eşine rastlayamayacağınız modern binalara rastlarsınız. Cezayir, Tanzanya, Darul İslam ve Güney Afrika’da enzeri az olan bu tür mimari eserler gözünüze çarpabilir.
Sistelin Güney Afrika’da kurmuş olduğu sarayın bir benzerini, Fransa ve hatta bütün Avrupa mimarisi sahip olduğu ‘Kerbuz’ gibi büyük mimarlara sahip olmasına rağmen kuramamıştır. Kuveyt gibi ufak bir ülkede bulunan binalar Avrupa’nın neresinde bulunur? Misal olarak altın işlemeli ve kaplamalı mozaik nerede var? Dışarıda ders okuttuğum okuldaki bazı öğrencilerin giyinişleri çok şık ve ütülüydü, zarif ve gösterişli bir tarzdaydı. Elbiselerinin tarzından bunların altıncı derece ülkelerden olduğunu teşhis ediyorduk. Tarihte bir efsane olarak kaydedilen saraylar, ne Rum’larındır, ne Aşkaniyan’ların ve ne de Batı ve Doğu imparatorluklarının malıdır. Kimlere aiddir? Heyre padişahlarına. Bir Arap kabilesi, hanları Sasani sultanlarının sarayıyla ilişkili olduğu, yani Sasani’lerin uşaklığını yaptığı için, Sasani medeniyetini taklid etmekteydi. Sasani ve Romalı’ların sarayları tarihte meşhur değildir, ama Sıddir ve Hurenek sarayları bizim ve hatta Avrupalıların bütün tarih kitaplarında yer almaktadır. Yalan olabilir, ama kesinlikle acaip ve normal olmayan saray olmalılar ki, yapısı konusunda bu kadar efsane uydurmuşlardır. Bizim ev için efsaneler yapılmıyor, bizim dört odamız ve bir salonumuz var. Bütün efsaneler ve hikayeler, bedevi Arap mukallidinin yapmış olduğu sarayların Sasani’lerin İran’daki saraylarından daha haşmetli ve görkemli olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
*Alıntılar kitabın muhtlif sayfalarından yapılmıştır.
AYDIN
Dr. Ali Şeriati
Dünya Yayınları
Çeviri: İbrahim Ağacan
1. Baskı Haziran 2004 |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
tubik
Moderator

Kayıt: 30 Mar 2007
Üye No: 643
Mesajlar: 11595
G. Mesaj Sayısı: 19.17
Konum: Kocaeli
Meslek: Fotoğrafçılık
|
Tarih: 09/Ocak/2008 Çrş, 5:50
Mesaj konusu : |

|
|
Dr. ALİ ŞERİATİ - İNSANIN DÖRT ZİNDANI
İnsanı zorlayıcı dört güç vardır... İlk olarak, irade sahibi, bilinçli ve yaratıcı insan, ilk zorlayıcı gücün, doğa’nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır ve oldukça önemli bir gerçeklik payı vardır. İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna, bu temele dayanmaktadır. Emerson’a “Tarih nedir?” diye sorulunca, “Nedir tarih olmayan ki?” diye karşılık vermiştir. Varolan herşey, tarihin ürünüdür. Tarih’i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, benim tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim. Üçüncüsü Sosyolojizm’dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür.
Aslında ben ne Naturalizm’i, ne Sosyolojizm’i, ne de Historizm’i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan-ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkanı vardır. Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma Tarih’in biçimlediği bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumun biçimlediği bir görüngüdür.
Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebelir durumunda kılmıştır, üretim düzenleri bunu gerektirmiştir. Tabii şartlar da bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı boyların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada da yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık değişmesini sağlamıştır. Bu değişim seçimle olmuş değildir. Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani ‘beşer’ gerçekten de Doğa’nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih’İn onu biçimlemekte olduğu olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkar olan Terhan sanatkarlarından birisi anlatıyordu:
Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki gözellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.
O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş, o da mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur. Şimdi çevresi değişince, yeni çevresi onda bu letafeti ortaya çıkarmış oldu. Ne bu letafet dolayısıyle onu aşırı övmemiz, ne de o katılık dolayısıyla suçlamamız gerekir. Bu Sosyolojizm’dir ve bir ölçüde doğrudur da!
Fakat benim söylemek istediğim şudur: Sosyolojizm’i, Materyalizm’i, Naturalizm’i veya tarihselcilik akımı ( Historizm ) bütünü ile yadsımak ve onların temel etken olarak ileri sürdüğü şeylerin hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmek istemiyorum. Aksine bu etkileri kanıtlamak ve doğrulamak istiyorum. Fakat sözüm şudur ki insan, oluşum (werden şoden) süreci içinde, bu zorlayıcı güçlerin baskısından kurtulur, kurtulabilir.
Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan, ‘Kendim’dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani ‘kendi’si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok, hatta teknoloji’ye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bulunduğu, Toplumbilim ve Tarih Felsefesini kavramamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için ‘ne yapayım bilmiyorum!’ bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunmaz. Gelgelelim çağdaş insan ‘ne yapacağı’ konusu her zamankinden fazla güç sahibidir. Ne var ki ‘ne yapması gerektiği’ni de her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, doğaya egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresi ve tutsaktır. Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orda tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğunu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak, bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu hastalıktan sağalmak çetindir.
Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile, Doğa’nın zindanından, Tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen Düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki, kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsağın bilimidir. ‘Kendi’m dendiğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir. Doğa, Toplum ve Tarih zindanından boşanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine duşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: Bu alanda bir yasa var ki Adem’in yaratılışı’nın başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yaşayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsan’ın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa, refaha erişir. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan da başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) ve hippilik akımı (ABD’de türeyen ve diğer ülkelere yayılan gençlik akımı mensubu. Simgesi, çiçektir.) Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hind ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir ‘nirvana’ (hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı hippice yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz.
İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki, bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile, durak sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan Doğa’ya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir.
Jean Isole diyor ki:
Bir yazar, baştan aşağı silaha, tepeden tırnağa altına garkolmuş, fakat içindeki dermansız bir dert dolayısıyla acı çeken bir şehzadeyi öyküsünün kahramanı olarak anlatıyordu. O, bugünkü Fransa’nın bu şehzadeye benzediğini söyler. Sadece bugünkü Fransa değil, çağdaş insan her zamankinden daha çaresiz fakat silah kuşanıp altınlara garkolmuş şehzadedir.
Hollanda’da Rotterdam’da kentin büyük meydanının ortasında çok ilgi çekici bir heykel vardır. Heykel taştandır, ancak bütün eklemleri birbirinden ayrılmıştır. Mesela boyun azıcık yana eğri, dirseği kolunun yanına doğru, diz ve bilekleri de böyle! Öyle ki Meydan’ın ortasında duran bu heykele uzaktan baktığınızda, hafif bir yer eserse bu heykel yıkılıp-dökülür diye içiniz oynar. Oysa heykel taştan yontulmuştur. Heykeltraş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki insanı simgelemek istemiştir. Fakat, bu heykel çağdaş insanın simgesidir. Her zamankinden daha güçlü, kaya gibi, fakat her zamankinden çok mahvolacağı tasası içinde. Bu niçin böyledir? Çünkü üç zindandan kurtuluş onu şimdiye değin sahip olmadığı büyük bir güç vermiş, ancak yine aynı adam, buradan Merih’in bombalama gücünde olduğu, buradan karmaşık bir makineye Ayküresine veya uçsuz-bucaksız uzaya yöneltip gidebilir durumda büyük bir bilgin olduğu halde, başka bir yerde aylığına 10 riyal zam yapılıncı oraya gidecek ve buraya karşı çıkılacak ölçüde zayıf olabilecektir. Köleliğin Afrika’nın bazı yörelerinde henüz var olduğunu işitirdim. Çok geri kalmış ve bozulmuş yarı vahşi bazı Afrika kabileleri bulundukları bölgeden alıp başka bir yörede sattıklarını duyardım. Fakat kendi gözlerimle gördüğüm kölelik Batı’nın kendisinde Cambridge’in merkezinde (Oxford ile birlikte İngiltere’nin en önemli üniversite kenti) Sorbonne’un merkezinde (Paris Üniversitesi merkezi) idi. Kaçak pazarlarda vahşi kabile mensuplarının değil, en üstün insan beyinlerinin pazara çıkarıldığını gördüm. Artırma masasına çekiç vuruluyordu: -Sen ne veriyorsun!- O ne veriyor! Deniyordu. Kara Çin’inden, Sovyetler’den Kuzey Amerika’dan, Avrupa’dan önemli firmaların büyük sermayedarları geldiler.
-Beyefendi, bu filan sınıfta ikinci olan öğrencidir. Ne verirsin buna?
-Biz mi beyefendi? 15.000 riyal veririz.
Oradan bir diğeri atılır:
-Biz üstelik bir de otomobil veririz.
Üçüncüsü:
-Ben bir de şoför veririm.
Söz konusu olan kişi de, bir o patrona bakar, bir bu patrona bakar, kararsızdır, kimi seçse ki? Sonunda en çok veren birini seçer. Niçin? Çünkü tutsak, esir bir insandır. Kabul etmesi ricaları ile çağrılan ve yüzin dinar verilmek istenen bu kimse, işte toplumu Doğa zindanından kurtarabilecek insandır, yahut insanı Toplum zindanından çıkarabilecek bir ideolog veya toplumbilimcidir, ya da insanı Tarih zindanından çıkarabilecek feylosofun ta kendisidir.
Gel gelelim, kendi kendinin ne ölçüde zebunu olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de köle durumuna gelmiştir. Bir köle insanlığı özgür kılamaz. Kendisi de üç önceki zindandan kurtulmuş olsa bile özgür değildir. İşin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. Bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz.
...
Kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır. Bu, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.
Sözlerimin özü:O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; Doğa, Tarih ve Toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. Radhakrishnan’ın (18888-1975 Hind feylosofu) dediği gibi: ‘Biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız. Nasıl bir ahd ve and? Öyle bir and ki, bu and ile insan, Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için koyulurlar. Budur insanın sorumluluğu’
İNSANIN DÖRT ZİNDANI
Dr. Ali Şeriati
Çeviri:Prof. Dr. Hüseyin Hatemi
İşaret Yayınları
6.Baskı/Nisan 2003 İstanbul |
|
_________________
DoN't SpeEAak !!! |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|
|
Etiketler: kuveyt, saray, meyveli, satanlar, ondan, karşıya, ulaştırmak, Çünkü, atma, kelimeyi, durdurmak, bizim, olmayan, haliyle, araştırmak, eserler, uşaklık, şekilde, duvara, içinde |
|
 |